Site rengi

Tasarım

Geniş
Kutulu
Risale-i Nur
Risale-i Nur Dersleri, Bediüzzaman Said Nursi, Nura Sadakat

Bediüzzaman ve Kürd Meselesi

  • 04 Ekim 2012
  • 1 YORUM
  • 1.073 KEZ OKUNDU

Günümüzde çokça medarı bahs olan “Kürd meselesi”, bu vatan evladının kabil-i iltiyam olmayan bir yarası haline gelmiştir. Bu yaranın kapanması  için muhtelif çalışmalar yapıldıysa da mevcut yara, kapanmak şöyle dursun  gittikçe daha çok derinleşmiş ve içinden çıkılamaz bir hal almıştır. İşte Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri gayb aşina nazarıyla ve keskin ferasetiyle yıllar öncesinden;

BEDİÜZZAMAN VE KÜRD MESELESİ

Günümüzde çokça medarı bahs olan “Kürd meselesi”, bu vatan evladının kabil-i iltiyam olmayan bir yarası haline gelmiştir. Bu yaranın kapanması  için muhtelif çalışmalar yapıldıysa da mevcut yara, kapanmak şöyle dursun  gittikçe daha çok derinleşmiş ve içinden çıkılamaz bir hal almıştır. İşte Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri gayb aşina nazarıyla ve keskin ferasetiyle yıllar öncesinden;

 “Hem Türk unsurunda ebedî kabil-i iltiyam olmamak suretinde bir inşikak çıkacak. O vakit milletin kuvveti, bir şık, bir şıkkın kuvvetini kırdığı için, hiçe inecek…”Mektubat 439 p6

  

Diyerek bu meseleyi haber vermiş ve bu yaranın tedavisi için muhtelif tavsiyelerde bulunmuştur.

İşte böylesine azim bir meselenin tam anlaşılabilmesi adına en evvel Bediüzzaman Hazretlerinin Milliyetçilik hakkındaki görüşlerinin bilinmesi gerekmektedir. Numune olarak Risale-i Nur külliyatından mevzumuzla alakalı birkaç parçayı takdim ediyoruz şöyle ki;

Fikr-i milliyet, şu asırda çok ileri gitmiş.Hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfî bir surette uyandırıyorlar; tâ ki, parçalayıp onları yutsunlar.

  

Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsanî var; gafletkârane bir lezzet var; şeametli bir kuvvet var. Onun için şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara, “Fikr-i milliyeti bırakınız!” denilmez. Fakat fikr-i milliyet iki kısımdır. Bir kısmı menfîdir, şeametlidir, zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adavetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhasamet ve keşmekeşe sebebdir. Onun içindir ki, hadîs-i şerifte ferman etmiş:  

اْلاِسْلاَمِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ

Ve Kur’an da ferman etmiş:  

  

اِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِى قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَاَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُوءْمِنِينَ وَاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوَى وَكَانُوا اَحَقَّ بِهَا وَاَهْلَهَا وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا 

  

 İşte şu hadîs-i şerif ve şu âyet-i kerime; kat’î bir surette menfî bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabul etmiyorlar. Çünki müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti, ona ihtiyaç bırakmıyor.

  

Evet acaba hangi unsur var ki, üçyüz elli milyon vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın? Evet menfî milliyetin, tarihçe pek çok zararları görülmüş.Mektubat 322 p3

  

Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dâhilîsinden ileri geliyor; teavüne, tesanüde sebebdir; menfaatli bir kuvvet temin eder; uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur.

  

Şu müsbet fikr-i milliyet İslâmiyet’e hâdim olmalı,kal’a olmalı, zırhı olmalı..yerine geçmemeli. Çünki İslâmiyet’in verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet bâki kalıyor. Onun için uhuvvet-i milliye ne kadar da kavî olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek; aynı kal’anın taşlarını, kal’anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev’inden ahmakane bir cinayettir. Mektubat 323 p5

  

Eski Said ve Yeni Said’in yazdıkları meydanda. Şahid gösteriyorum ki: Ben  

 َاْلاِسْلاَمِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَferman-ı kat’îsiyle, eski zamandan beri menfî milliyet ve unsuriyet-perverliğe, Avrupa’nın bir nevi firenk illeti olduğundan, bir zehr-i katil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa, o firenk illetini İslâm içine atmış; ta tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun diye düşünür.Mektubat 63 p4

  

 Ben Felillahilhamd müslümanım. Her zamanda, kudsî milletimin üçyüz elli milyon efradı vardır. Böyle ebedî bir uhuvveti tesis eden ve dualarıyla bana yardım eden ve içinde Kürdlerin ekseriyet-i mutlakası bulunan üçyüz elli milyon kardeşi, unsuriyet ve menfî milliyet fikrine feda etmek ve o mübarek hadsiz kardeşlere bedel, Kürd namını taşıyan ve Kürd unsurundan addedilen mahdud birkaç dinsiz veya mezhebsiz bir mesleğe girenleri kazanmaktan yüzbin defa istiaze ediyorum!.. Mektubat 419 pson

  

Yukarıda numune olarak nakledilen parçalardan da anlaşılacağı üzere Bediüzzaman Hazretleri; müsbet ve menfiolarak ikiye ayırdığı milliyetçiliğin, menfi kısmına Avrupa’nın içimize attığı bir illet, bir zehr-i katil nazarıyla bakmıştır. Müsbet milliyetçiliğin ise hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dâhilîsinden ileri geldiğini ve bu tarz milliyetçiliğin de İslamiyet’e hadim olması gerektiğini ve asla yerine geçmemesi gerektiğini belirtmiştir.

Evet, Devlet-i Aliye-i Osmaniye’nin bir eyaleti olan “Kürdistan” da  dünyaya gelen Bediüzzaman Hazretleri Kürd halkının geri kalma sebeplerini;

“Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı; san’at, marifet, ittifaksilâhıyla cihad edeceğiz.”  Divan-ı Harb-i Örfi 15 p2

  

Diye tespit ederek bölge halkının maddi ve manevi kalkınması için en evvel İslami ve fenni ilimlerin beraber okutulacağı bir dar-ül fünunun kurulması fikriyle İstanbul’a gelir. Hükümetin nazarını “Kürdistan” bölgesine çekebilmek için ceridelerde yazdığı makalelerde “kürdi” lakabını kullanır. 1908 yılının mart ayında Padişaha verilmek üzere mabeyne “Kürdler neye muhtaçtır” başlıklı dilekçeyi verir ve bu dilekçe 3 aralık 1908 tarihinde Şark ve Kürdistan gazetesinde neşredilir. Gazetedeki makale aynen şöyledir;  

Şark ve Kürdistan Gazetesi  

Sayı: 1 İstanbul

19 Teşrin-i Sani 1324 3 Aralık 1908

KÜRDLER NEYE MUHTAÇ

Millet-i Osmaniye meyanında mühim bir unsur teşkil eden Kürdistan ahâlisinin ahvâli hükümetçe ma’lûm ise de, hizmet-i mukaddese-i ilmi­yeye dair bâzı metalibatı arz etmeğe müsaade dilerim.  

Şu cihan-ı medeniyette ve şu asr-ı terakki ve müsabakatta sair ihvan gibi yekâheng-i terakki olmak için, himmet-i hükümetle Kürdistanın ka­saba ve kurasında mekatib te’sis ve inşa’ buyrulmuş olduğu ayn-ı şük­ranla meşhûd ise de, bundan yalnız lisan-ı Türkiye âşina etfal istifade ediyor. Lisana âşina olmayan evlâd-ı Ekrad yalnız medaris-i ilmiyeyi mâden-i kemâlat bilmeleri ve mekatib muallimlerinin lisan-ı mahalliye adem-i vukufiyetleri cihetiyle maariften mahrum kalmaktadır. Bu ise; vahşeti, keşmekeşi… dolayısıyla garbın şematetini davet ediyor. Hem de ahalinin vahşet ve taklid, hâl-i ibtidaisinde kalmaları cihetiyle evham ve şükûkun te’siratına hedef oluyor.  

Eskiden beri herbir vecihle Ekradın madûnunda bulunanlar, bu gün onların hâl-ı tevakkufta kalmalarından isti­fade ediliyor. Bu ise ehl-i hamiyyeti düşündürüyor. Ve bu üç nokta Kürdler için müstakbelde bir darbe-i müthişe hazırlıyor gibi ehl-i bâsîreti dağidar etmiştir.  

Bunun Çaresi: Numune-i imtisal ve sebeb-i teşvik ve terğib olmak için, Kürdistanın nukat-ı muhtelifesinden;

Biri: Ertûşî aşâiri merkezi olan Beytüşşebab cihetinde…  

Diğeri: Motkân, Belkân, Sason vasatında…

Biri de: Sipkân ve Hayderan vasatında olan nefs-i Van’da:

Medrese nâm-ı me’lûfîyle ulûm-u dîniye ve fünûn-u lâzîme ile bera­ber, –hiç ol­mazsa, ellişer talebe bulunmak ve oraca medar-ı maişetleri hükûmet-i senîyece tesvîd edilmek üzereüç dâr-üt talim te’sis edilme­lidir.

Bazı medarisin dahi ihyası maddî ve mânevî Kürdistanın hayat-ı istikbâliyesini te’min eden esbâb-ı mühimmesindendir. Bununla maarifin temeli teessüs eder. Ve bu mebde-i teesüsten ittihad takarrur edecek, ih­tilâf-ı dâhilîden dolayı mahvolan kuvve-i cesimeyi hükûmetin eline vermekle, harice sarf ettirmek için hakkıyla müstehakk-ı adâlet ve kâbil-i medeniyet oldukları gibi… Cevher-i fıtriyelerini göstereceklerdir.

Molla Said-i Meşhur

Asar-ı Bediyye 464

Evet mezkür makaleden  de anlaşılacağı üzere Kürd’lerin geri kalma sebeblerinden biri olarak gördüğü “cehalet” in giderilmesi adına Sultab Abdulhamid Han’a iletilmesi için verdiği dilekçede Bediüzzaman Hazretleri; hükümetin Kürdistan’da tesis ettiği mekteplerde vazife yapan muallimlerin  Kürdçe bilmemesi nedeniyle bölge halkının bu mekteblerden tam istifade edemediğini nazara verir ve  bu halin devam etmesi neticesinde ortaya çıkabilecek hallerden endişe duyulması gerektiğini dile getirerek, istikbalde vuku bulacak keşmekeşliğin ancak Kürd halkının aydınlatılmasıyla ortadan kalkabileceğini ifade eder.

 Ben Kürdistanda Kürdlerin hal-i perişanını görüyordum. Anladım ki: Dünyevî saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedîde-i medeniye ile olacak O fünûnun da gayr-ı müteaffin bir mecrası ulema ve bir menbaı da medreseler olmak lâzımdır. Tâ, ulema-i din, fünûn ile ünsiyet peyda etsin.

Zira, o vilâyâtta, yarı bedevî vatandaşların zimam-ı ihtiyarı, ulema elindedir. Ve o sâik ile Der-Saadete geldim.Saadet tevehhümüyle?! O vakitte şimdi münkasım olmuş ve şiddetlenmiş olan istibdadlar, umumen Sultan-ı Mahlu’a isnad edildiği halde; onun Zabtiye Nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsan denilen rüşvet ve hakk-ı sükûtu kabul etmedim, reddettim. Milletimin namını lekedâr etmedim. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk et­medim. O şefkatli sultana boyun eğmedim…  Asar-ı Bediiyye 414 p4

 

Bir buçuk sene İstanbul’da Kürdistan için neşr-i maarife çalışan Bediüzzaman Hazretleri 31 mart 1909 da ki vakıada çıkarıldığı mahkemede yaptığı müdafaasında İstanbul’dayken neler yaptığını şöyle anlatır;

…Geçen sene bidayet-i hürriyette elli-altmış telgraf umum aşâir-i ekrada sadaret vasıtasıyla çektim. Meali şu idi:

“Meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz emir, hakikî adalet ve meşve­ret-i şer’iyeden ibarettir. Hüsn-ü telakki ediniz. Muhafazasına çalışınız!.. Zîrâ, dünyevî saadetimiz meşrutiyettedir. İstibdaddan herkesten zi­yade biz zarardîdeyiz.”

Her yerden bu telgrafların cevabı, suret-i hasenede geldi. Demek Kürdleri tenbih ettim, gafil bırakmadım. Tâ ki yeni bir istibdad onların gafletinden istifade etmesin… Asar-ı Bediiyye 407 p3

… İstanbul’da yirmi bine yakın Kürdler, -hamal ve gafil ve safdil olduklarından- müstebidlerin onları iğfal ile Kürd kav­mini lekedar etmelerinden korktum. Kürdlerin umum yerlerini ve kahvele­rini gezdim; Geçen sene anlayacakları bir tarikle meşrutiyeti on­lara tel­kin ettim. Şu mealde: “İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşruti­yet, ada­let ve şeriattır. Padişah ne vakit Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygam­bere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar.

Bizim düşmanı­mız cehalet ve zarûret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı cihad edeceğiz. San’at, mârifet, ittifak silâhıyla!.. Ama komşularımız ve bizi teyakkuz ve terakkiye sevkeden Ermenilerle kemâl-i memnuniyetle dost olup hakikî kardeşlerimiz olan Türklerle el ele vereceğiz. Zîrâ husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur. Hükûmetin işine karışmayacağız. Zîrâ, hik­met-i hükûmeti bilmiyoruz…” Asar-ı Bediiyye 408 p3

Mezkür ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Bediüzzaman Hazretleri, İstanbul’daki safdil Kürdlerin müstebidler tarafından iğfal olunmaması için, Kürdlerin umum yerlerini ve kahvele­rini gezerek meşrutiyeti övüp padişaha itaat edilmesi gerektiğini anlatır.

Hiçbir zaman Kürdlerin, Osmanlıdan ayrılıp ayrı bir devlet kurması gibi bir fikri olmayan Bediüzzaman Hazretleri İttihad-ı İslam ile ilgili fikrini şöyle beyan eder;

… Sultan Selim’e biat etmişim, onun ittihad-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira o, vilâyat-ı şarkiyeyi ikaz etti, onlar da ona biat ettiler. Şimdiki Şarklılar, o zamandaki Şarklılardır. Bu meselede seleflerim; Şeyh Cemaleddin-i Efganî, allâmelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abdüh, müfrit âlimlerden Ali Suavi, Hoca Tahsin ve İttihad-ı İslâmı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selimdir ki demiş:

 

İhtilâf ü tefrika endişesi,

 

Kûşe-i kabrimde hattâ bikarar eyler beni;

 

İttihadken savlet-i a’dayı def’e çaremiz,

 

İttihad etmezse millet, dağıdar eyler beni…

Tarihçe-i Hayat 67 p3

 

Kürdleri Osmanlının bir uzvu olarak kabul eden Bediüzzaman Hazretleri o uzvun  tedavisi için geldiği İstanbul’da merkez-i hükumet olan İstanbul’un daha hasta olduğunu görür ve hürriyetin 3. gününde irad ettiği nutkunda şöyle der;

… Evvel, Kürdistan’da fenalığın sebebi Kürdistan uzvu hastalanmış zannediyordum. Vatka ki, hasta olan istanbul’u gördüm; nabzını tuttum, teşrih ettim, anladım ki; kalbdeki hastalıktır her tarafa sirayet eder. Tedavisine çalıştım… Asar-ı Bediiyye 354

İstanbul’da yaptığı bu çalışmaların ardından tekrar Kürdistan’a dönen Bediüzzaman Hazretleri Kürd aşiretlerini dolaşarak içtimaî, medenî ve ilmî derslerle onları irşada çalışır. Sonraları bu hususta, sual-cevap halinde, “Münâzarat” isimli bir kitab neşreder.

Münazarat’ın hemen başında geçen;

“Şu eserlerden herbirisi Kürd olduğu gibi; aynı halde Türk, aynı vakitte Arabdır. Güya herbir eser Arab abâsını iktisa’ ve Türk pantolonu giymiş kü­lâhlı bir Kürddür…” Asar-ı Bediiyye 289 p2

“Ben Kürdçe düşünürüm, Türkçe ve Arabça yazıyorum.Asar-ı Bediiyye 290 p son

İfadeleri ittihad-ı İslamı oluşturan en önemli üç unsurun nazara verilmesi açısından gayet ehemmiyetlidir.

Kürdlerin saadetleriyle Osmanlının saadetinin birlikte olacağını ifade eden Bediüzzaman Hazretleri mezkûr eserde derki;

“Size cemi-i kuvvetimle yalnız Kürdistana değil, belki âleme işittirecek tarzda bağırarak müjde veriyorum ki; umum İslâmın, lâsiyyemâ, Osmanlıların, bâhusus Ekradın saadetinin fecr-i sâdıkının geldiğini hatta Bâşid başında görüyorum.” Asar-ı Bediiyye

Kürd aşiretlerini dolaştıktan sonra Şam’a giden Bediüzzaman Hazretleri Şam ulemasının ilhahı ve ısrarı üzerine, Câmi-ül-Emevîde on bine yakın ve içerisinde yüz ehl-i ilim bulunan azim bir cemaate karşı bir hutbe irad eder. İrad ettiği bu hutbede mevzumuzla alakalı olarak şunları söyler:

 

Kürd gibi küçük taifelerin menfaatı ve saa­det-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük ve muazzam taife olan Arab ve Türk gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Sizin tenbelliğiniz ve füturunuz ile biz bîçare küçük kardeşleriniz olan İslâm taifeleri zarar gö­rüyoruz. Hususan ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan Arablar! En evvel bu sözler ile sizinle konuşuyorum. Çünki bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstadlarımız ve imamlarımız ve İslâmi­yet’in mücahidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk Milleti o kudsî vazi­fenize tam yardım ettiler.” Asar-ı Bediiyye 378 p son

Şamda fazla kalmayıp İstanbul’a gelen Bediüzzaman Hazretleri Sultan Reşad’a da Kürdistan’da bir dar-ül fünunun kurulması gerektiğini iletir. Bediüzzaman Hazretleri bu talebinin kabulû üzerine dar-ul fünun için bir miktar para tahsis edilir. Bediüzzaman Hazretleri her ne kadar Van Gölü kenarındaki Artemit’te (Edremit) o dârülfünunun temelini atsa da maatteessüf Harb-i Umumînin zuhuriyle, o teşebbüs geri kalır. Ve Bediüzzaman Hazretleri bu harb-i umumiye “Kürd Gönüllü Alay Kumandanı” olarak katılır.

Bu harb-i umumide Osmanlının mağlub olmasının ardından Osmanlı toprakları üzerinden bir sürü pazarlıklar yapılır ve ittihad-ı İslamı bozmaya yönelik bir sürü entrikalar çevrilir.

Bu entrikalardan biriside sözde Kürd ve Ermeni ittifakıdır. İngiliz Dışişleri Bakanlığının planıyla sözde Kürd ve Ermeni temsilcileri Paris’te bir araya gelir. Görüşmelere de Kürdleri temsilen Şerif Paşa ile Ermenileri temsilen  Bogos Nubar Paşa katılır. Bu sözde Kürd- Ermeni Müzakereleri 20 Kasım 1919’da anlaşmayla sonuçlanır.

Sözde Kürdler adına hareket eden Şerif paşa Osmanlıya ihanet edip İngiltere’nin himayesi altına girmeyi kabul ederken belki de işlediği cürmün büyüklüğünü kendisi bile idrak edememiştir.

İş bu minval üzerine dönerken İngilizlerin yaptığı bu hain plan İstanbul da duyulmaya başlar. Bunun Üzerine Bediüzzaman Hazretleri İki büyük Kürd aşiret Reisiyle beraber cerideler vasıtasıyla bu anlaşmayı imzalayanların Kürdleri temsil etmediğini ve Kürdlerin asla Osmanlı devletinden ayrılmak gibi bir niyette olmadığını efkâr-ı ammeye duyurur. Ceridelerdeki makaleler aynen şöyledir:

İkdam

22 Şubat 1336

7 Mart 1920

Sayı: 8273

KÜRDLER VE OSMANLILIK(*)

İkdam Ceride-i Muteberesine!

Evvelki günkü gazeteler, Paris’de Şerif Paşa ile Ermeni heyet-i murahhasası reisi Boğos Nubar Paşa arasında Kürdistan ve Ermenistan hakkında bir i’tilaf akd edildiğini yazarak, Kürd efkâr-ı umumiyesinden istizahatta bulunuyorlardı.

Dörtbuçuk asırdan beri vahdet-i İslamiyenin fedakar ve cesur hâdim ve taraftarları olarak yaşamış ve dinî ananesine sadakati gaye-yi hayat bilmiş olan Kürdler; henüz beşyüzbine karib şühedasının kanı kuruma­dan, şişlere geçirilen yetimlerinin, gözleri oyulan ihtiyarlarının hatırala­rını teessürlerle anarken; İslamiyetin zararına olarak, tarihî ve hayatî düşmanlarıyla i’tilafı akdetmek suretiyle; salabet-i diniyeleri hilafında iftirak-cûyane âmâl takib edemezler. Binaenaleyh, Kürd vicdan-ı millisinin bu tarz tahassüsüne muğayir hareket eden zevatı da tanı­mazlar.. Ve yegane emelleri de; vahdet-i dinî ve millîlerini muhafaza ol­duğundan, keyfiyyatın izahına delalet buyurulmasını muhterem gazete­nizden istirham ediyoruz.

Sadatı Berzenciye’den Dava Vekili Ahmet Arif

Hizan Sadat-ı Kiramından İhtiyat Binbaşısı Muhammed Sıddık

Ulema-i Ekrad’dan Said-i Kürdî

(*) İkdam gazetesi, Üstad Bediüzzaman ve iki arkadaşının Şerif Paşa’yı müştere­ken protesto eden yazılarının başına uzunca bir tarif koymuştur. Biz sadece Üstadın ve arkadaşlarının müşterek protesto yazısını veriyoruz.

 

Asar-ı Bediiyye 519

Sebil-ür Reşad

4 Mart 1336

17 Mart 1920

Sayı: 461

KÜRDLER VE İSLÂMİYET

“… Bu hususda en ziyade söz söylemek salâhiyyetine haiz bulunan ve Kürdlerin salâbet-i diniye, necabet-i ırkiye ve celâdet-i İslâmiyesini bi­hakkın temsil eden ve “Dar-ül Hikmet’ül İslâmiye” azasından Kürd eşraf ve mütehayyızanından bulunan fazl-ı şehîr Bediüzzaman Said-i Kürdî Efendi Hazretleri buyuruyorlar ki:

‘Boğos Nubar ile Şerif Paşa arasında akdedilen mukaveleye en müskid ve beliğ cevap, vilayat-ı şarkiyede Kürd aşairi rüesası tarafın­dan çekilen telgraflardır. Kürdler camia-i İslamiyeden ayrılmaya asla ta­ham­mül edemezler. Bunun aksini iddia edenler mutlaka makasıd-ı mah­susa tahtında hareket eden ve kürdlük namına söz söylemeye selahiyettar ol­mayan beş on kişiden ibarettir.

Kürdler, İslâmiyet nam ve şerefini i’la için beşyüzbin kişi feda etmişler ve makam-ı hilafete olan sadakatlerini, isar ettikleri kan ile bir kat daha te’yid eylemişlerdir.

Ma’hud muhtıranın esbab-ı tanzimine gelince: Ermeniler Vilâyat-ı Şarkiyede ekall-i- kalil derecesinde bulundukları için asla bir ekseriyet teminine.. ve ne kemiyyeten, ne de keyfiyyeten Şarkî Anadolu’da iddia-yı temellüke muvaffak olamayacaklarını son zamanlarda anladılar.. Maksadlarına Kürdler namına hareket ettiğini iddia eden Şerif Paşayı alet etmeyi müsait ve muvafık buldular. Bu suretle Kürd ve Ermeni davası ortada kalmayacak ve Şarkî Anadoludaki iftirak âmâli mevki-i fiile çıkmış olacaktı.

İşte, bu gaye ile o ma’hud beyanname müştereken imzalandı ve kon­feransa takdim olundu. Ermeniler’in maksadı Kürdleri aldatmaktan başka bir şey olamaz. Çünkü ileride Kürdlerin kemiyyeten hal-i ekseri­yette bulunduklarını inkar edemeseler bile, keyfiyyeten, yani ilmen, irfanen kendilerinden dûn oldukları bahanesiyle,Kürdleri bir millet-i ta­bie haline getirecekleri muhakkaktır. Buna ise, aklı başında olan hiçbir Kürd taraftar değillerdir. Zaten Kürdler bu beyannameye yalnız sözle değil, bilfiil muhalif oldukları isbat ediyorlar.

Kürdlük davası pek mânâsız bir iddiadır..  Çünkü herşeyden evvel Müslümandırlar.. Hem de salabet-i diniyeyi taassub derecesine isal eden hakiki müslümanlardan… Binaenaleyh, Ermenilerle aynı ırktan bulunup bu­lunmadıkları meselesi, onları bir dakika bile işgal etmez.

اْلاِسْلاَمِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَİslam, uhuvvet-i İslamiyeye münafi olan kavmiyyet davasını men’ eder.

Esasen bu, tarihe ait bir şeydir.. Kürdlerin asıl ve nesepleri ne olursa ol­sun, İslâmdan iftiraka vicdan-ı millîleri asla müsaid değildir. Bununla beraber, Kürdlerin Arap kavm-i necibi ile ırken alâkadar bulunduğu hakâik-i tarihiyedendir.

İslamiyyet, herhangi bir ırkın diğer bir unsuru İslam aleyhine olarak menfî surette intibah hasıl etmesini kabul edemez. Binaenaleyh, Kürdleri Müslümanlıktan ayırmak isteyenler esasat-ı İslâmiyeye muhalif hareket ediyorlar. Fakat bunlar da kimlerdir? Bir iki kulüpte toplanan beş on ki­şiden ibaret!.. Hakiki Kürdler kimseyi kendilerine vekil-i müdafaa olarak kabul etmiyorlar. Onların vekili ve Kürdlük namına söz söyleyecek an­cak Meclis-i Mebusan-ı Osmaniyedeki mebuslar olabilir.

Kürdistan’a verilecek muhtariyetten bahsediliyor… Kürdler, ecnebî hi­mayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense, ölümü tercih ediyorlar. Eğer Kürdlerin serbestii inkişafını düşünmek lazım gelirse; bunu Boğus Nubar ile Şerif Paşa değil, Devlet-i âliye düşünür. Hülâsa: Kürdler bu hususta kimsenin tevassut ve müdahalesine muhtaç değildirler. Seyyid Abdülkadir Efendinin beyanat-ı ma’lumesine gelince: bu hususta şimdi­lik bir şey söyleyemem. Bununla beraber bu beyanatın tahrif edilip edil­mediğini bilemiyorum.

Bediüzzaman Said-i Nursi

Asar-ı Bediiyye 520

Makalelerden de anlaşılacağı üzere Bediüzzaman Hazretleri Ermeni planını ortaya çıkararak akim bırakmış ve Kürdlerin Osmanlıdan ayrılmayacağını kesin bir dille ifade etmiştir.

Bu üstün hizmetlerinden dolayı Ankara hükümetinin de dikkatini çeken Bediüzzaman Hazretleri ısrarla Ankara’ya davet edilir. Fakat geldiği zaman Meclis-i Meb’usanda, dine ve Şeair-i İslâmiyeye karşı bir soğukluk görür. Bunun üzerine mebusları ikaz ve irşad için bir beyanname neşreder.Bu beyannamenin mevzumuzla alakalı olan bazı kısımları şöyledir:

 

2- Âlem-i İslâmı mesrur ettiniz. Muhabbet ve teveccühünü kazandınız; lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeair-i İslâmiyeyi iltizam ile olur. Zira müslümanlar, İslâmiyet hasebiyle sizi severler.

5- Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemanın ağlebi Garbda gelmesi Kader-i Ezelinin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir; akıl ve felsefe değildir. Madem Şarkı intibaha getirdiniz.. fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa sa’yiniz ya hebaen-mensurâ gider veya sathî kalır.

7- Âlem-i küfür; bütün vesaitiyle ve medeniyetiyle, felsefesiyle, fünuniyle, misyonerleriyle; Âlem-i İslâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettikleri halde; Âlem-i İslâma dinen galebe edemedi. Ve dahilî bütün firak-ı dâlle-i İslâmiye, birer kemmiyye-i kalile-i muzırra suretinde mahkûm kaldığı ve İslâmiyet, metanetini ve salâbetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir zamanda, lâubaliyane, Avrupa medeniyet-i habisesinden süzülen bir cereyan-ı bid’akârâne sinesinde yer tutamaz. Demek Âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâbvari bir iş görmek; İslâmiyetin desatirine inkıyad ile olabilir; başka olamaz, hem olmamış, olmuş ise çabuk ölüp sönmüş.

9- Sizin muzafferiyetinizi ve hizmetinizi takdir eden ve sizi seven cumhur-u mü’minîndir ve bilhassa tabaka-i avamdır ki, sağlam müslümanlardır. Sizi ciddî sever ve tutar ve size minnettardır; ve fedakârlığınızı takdir ederler; ve intibaha gelmiş en cesim ve müdhiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evamir-i Kur’aniyeyi imtisâl ile onlara ittisal ve istinad etmeniz, maslahat-ı İslâm namına zaruridir. Yoksa, İslâmiyetten tecerrüd eden bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftunu, frenk mukallidlerini avam-ı müslimîne tercih etmek,maslahat-ı İslâma münafi olduğundan; Âlem-i İslâm, nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdad edecektir. Tarihçe-i Hayat 139 p5

 

Meclis-i meb’usana verilen beyannamede yeni oluşacak devletin şeair-i İslamiyeyi iltizametmesi gerektiğini belirtir. Avrupa meftunu, frenk mukallidlerini avam-ı müslimîne tercih etmenin maslahat-ı İslâma münafi olduğunu söyleyen Bediüzzaman Hazretleri Âlem-i İslâmın muhabbetinin kazanılması gerektiğini ifade eder.

Osmanlının yıkılmasının ardından doğup büyüdüğü topraklar için Kürdistan tabiri yerine Şarkî Anadolu tabirini kullanan Bediüzzaman Hazretleri,  Ankara’da da şarkta bir dar-ul fünunun zorunluluğunu dile getirir. Kastamonu lahikasında bu durumu şöyle ifade eder:

Sultan Reşad, ondokuzbin altun lirayı Van’da temeli atılan o Medreset-üz Zehra’ya verdi, temel atıldı. Fakat sâbık Harb-i Umumî çıktı, geri kaldı. Beş-altı sene sonra Ankara’ya gittim, yine o hakikata çalıştım. İkiyüz meb’ustan yüzaltmışüç meb’usun imzalarıyla, o medresemiz -yüzellibin banknota iblağ ederek- o tahsisat kabul edildi. Fakat binler teessüf medreseler kapandı, onlar ile uyuşamadım, yine geri kaldı. Kastamonu Lahikası 79 p4

 

Bundan sonra Ankara’da daha fazla kalmayıp Van’a geçen Bediüzzaman’ın bu seyahatinin sebebi Tarihçe-i Hayat adlı kitabında şöyle anlatılır:

 

Bediüzzaman, rivayetlerde gelen eşhas-ı âhirzamana ait haberlerin mühim bir kısmını ve hürriyetten evvel İstanbul’da te’vilini söylediği Hadîslerin ihbar ettiği âhirzamanın dehşetli şahıslarının Âlem-i İslâm ve insaniyette zuhur ettiğini görür. Ve yine, gelen rivayetlerden, onlara karşı çıkacak ve mukabele edecek olan hizbül-Kur’an hakkında, “O zamana yetiştiğiniz zaman, siyaset cânibiyle onlara galebe edilmez; ancak manevî kılınç hükmünde i’caz-ı Kur’anın nurlariyle mukabele edilebilir.” tavsiyesine müraatla… Ankara’dan ayrılır, Van’a gider.  Tarihçe-i Hayat 147 pson

 

Bediüzzaman Hazretleri Van’da Erek dağı eteklerinde, zernebad suyu başında inzivaya çekilir. Bu inziva yılında (1925) Şeyh Said hadisesi vuku bulur Bediüzzaman Hazretleri, bu hadiseyle hiçbir ilgisinin olmadığı emniyetin tahkikatıylada sabitken yine de garbî anadoluya nefyedilir.

Bu nefiyden sonra Otuzüç âyât-ı Kur’aniyenin tahsinkârane işaretine mazhar olan ve İmam-ı Ali (Kerremallahü Vechehü) ve Gavs-ı A’zam (Kuddise Sırruhu) gibi evliyanın takdirlerini kazanan Risale-i Nur’lar zuhur eder. Risale-i nurların zuhurundan sonraki hayatını ikinci Said diye tesmiye eden Bediüzzaman Hazretleri bundan sonraki bütün ömrünü hizmet-i iman ve Kur’aniyeye hasreder.

Buraya kadar ki bölümde, Kürd meselesini Bediüzzaman Hazretlerinin, sergüzeşt-i hayatında ki vecihleriyle tahlil ettik. Bundan sonraki bölümde ise meselemizle alakalı Risale-i Nur’larda yer alan tespit, tahlil ve ikazları hakikat-ı halin anlaşılması için ele alacağız.

Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslâm’dır. “ diyen ve bütün hayatı boyunca ittihad-ı İslam’a çalışan Bediüzzaman Hazretleri, Kuran’ın asrımıza bakan büyük ve manevi tefsiri olan Risale-i Nur’larda Kur’an-ı Hakîm’in hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin müvazenesi bahsine mevzumuzla alakalı şunları söylemektedir:

 

Medeniyet-i hazıra, felsefesiyle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede … Cemaatlerin rabıtasını “unsuriyet ve menfî milliyet” bilir Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecavüzdür. İşte şu medeniyetin şu düsturlarındandır ki, bütün mehasiniyle beraber beşerin yüzde ancak yirmisine bir nevi surî saadet verip seksenini rahatsızlığa, sefalete atmıştır.

 

Amma hikmet-i Kur’aniye ise … Cemaatlerin rabıtalarında, unsuriyet ve milliyet yerine “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabul eder… Dinin şe’ni uhuvvettir, incizabdır. İşte medeniyet-i hazıra, edyan-ı sâbıka-i semaviyeden, bahusus Kur’anın irşadatından aldığı mehasinle beraber, Kur’ana karşı böyle hakikat nazarında mağlub düşmüştür. Sözler  407 p son

 

Unsuriyet ve menfi milliyet rabıtaları yerine rabıta-i dini ve sınıfî ve vatani kabul edilmesi gerektiğini her fırsatta vurgulayan Bediüzzaman Hazretleri İslam kardeşliğinin azim bir kuvvettüzzahr olduğuna da şöyle değinir:

 

Avrupa’nın ejderhaları (büyük devletleri) her ne vakit şu devlet-i İslâmiyeye bir tokat vurmuşlarsa; üçyüz elli milyon İslâmı ağlatmış ve inletmiş. Ve o müstemlekât sahibleri, onları inletmemek ve sızlatmamak için elini çekmiş, elini kaldırırken indirmiş. Şu hiçbir cihette istisgar edilmeyecek manevî ve daimî bir kuvvetüzzahr yerine hangi kuvvet ikame edilebilir? Gösterilsin! Evet o azîm manevî kuvvetüzzahrı, menfî milliyet ile ve istiğnakârane hamiyet ile gücendirmemeli!Mektubat 326 p son

 

Menfi milliyetçiliğin Alem-i İslam’a ve bu memlekete bütün bütün bir tehlike-i azim olduğunu söyleyen Bediüzzaman Hazretleri, devletin en üst makamı olan Cumhurbaşkanına ve Başbakana da bir mektupla bu tehlikeyi anlatır ve bu tehlike-i azimden kurtulma çarelerini gösterir. Mektup aynen şöyledir:

 

“Reis-i Cumhura ve Başvekile,

Size iki hakikati beyan ediyorum:

..…

Saniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında “Kulüpler” suretinde büyük zararı görülmesi ve birinci harb-i umumîde yine ırkçılığın istimali ile mübarek kardeş Arabların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir ve istirahat-ı umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeğe çalıştıklarına emareler görünüyor. Halbuki menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek, ırkçılığın seciye-i fıtrîsi olduğu halde; evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezcolmuş, kabil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir.Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Arablarda da Arablık ve Arab milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakikî milliyetleri İslâmiyettir. O kâfidir.Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmdir.

Sizin bu defaki Irak ve Pakistan’la  pek kıymettar ittifakınız, inşaallah bu tehlikeli ırkçılığın zararını def edecek ve dört beş milyon ırkçıların yerine, 400 milyon kardeş Müslümanları ve 800 milyon sulh ve müsalemet-i umumiyeye şiddetle muhtaç Hıristiyan ve sâir Dinler sahiplerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmaya tam bir vesile olacağına ruhuma kanaat geldiğinden size beyan ediyorum.

Salisen: Altmış beş sene evvel bir  Vali bana bir gazete okudu. Bir dinsiz Müstemlekât Nâzırı Kur’­ân’ı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: “Bu İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakikî hâ­kim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur’ân’ı sukut ettirmeliyiz veyahut Müslüman­ları ondan soğutmalıyız.”

İşte bu iki fikirle, dehşetli ifsat komitesi bu bi­çare fedakâr, mâsum, hamiyetkâr millete zarar vermeye çalışmışlar. Ben de, altmış beş sene ev­vel bu cereyana karşı, Kur’ân-ı Hakîm’den istim­dat eyledim.Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir “Dârülfünun-u İslâmiye”tasavvuru ile, altmış beş senedir, âhiretimizi kurtarmak ve onun bir faydası olarak hayat-ı dünyeviyemizi de istibdad-ı mutlaktan ve dalâletin helâketinden kurtarmaya ve akvam-ı İslâmiyenin mâbeyninde­ki uhuvvetini inkişaf ettirmeye iki vesileyi bulduk. Emirdağ Lahikası II /222 p1

IRKÇILIĞA KARŞI ÇARE

Mektubun devamında menfi milliyetçiliğin zararlarından kurtulmak için iki vesile bulduk diyen Bediüzzaman Hazretleri şöyle devam etmektedir:

 

Birinci vesilesi:

Risale-i Nur’durki, uhuvvet-i imaniyenin inkişafına kuvvet-i iman ile hizmet et­tiğine kat’î delil, emsalsiz bir mazlumiyet ve âciz­lik hâletinde telif edilmesi ve şimdi âlem-i İslâmın ekseri yerlerinde ve Avrupa ve Amerika’ya da te­sirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir surette Maddi­yun ve Tabiiyun gibi Dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl-i vukuf dahi onları cerh edememesidir. İnşaallah bir zaman da, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bu­lan zatlar, bu mucize‑i Kur’âniyenin cilvesini âlem-i İslâma işittireceksiniz.

İkinci vesilesi:

Altmış beş sene evvel Câmiü’l-Ezhere gitmek istiyordum. Âlem-i İslâmın Medre­sesidir diye, ben de o mübarek Medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki:

Câmiü’l-Ezher Afrika’da bir medrese-i umumiye olduğu gibi, Asya Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir Darülfünun, bir İslâm Üniversitesi Asya’da lâzımdır. Tâ ki İslam kavimlerini, mesela: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri, menfi ırkçılık ifsad etmesin.

Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milli­yet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile

اِنَّمَا الْمُوءْمِنُونَ اِخْوَةٌKur’ân’ın bir kanun-u esasîsinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile ulûm-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikiyle tam musalâha etsin. Ve Anadolu’daki ehl-i mektep ve ehl-i med­rese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye, vilâyât-ı şarkiyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Tür­kistan’ın ortasında, Medresetü’z-Zehra mânâsın­da, Câmiü’l-Ezher üslûbunda bir Darülfünun, hem Mektep, hem Medrese olarak bir üniversite için, tam ellibeş senedir Risale-i Nur’un hakaikine çalıştığım gibi ona da çalışmışım.

Said Nursî

Emirdağ Lahikası II/ 222 p3

Menfi milliyetçilikten kurtulmanın birinci çaresinin, Risale-i Nurlara çalışıp bu mu’cize-yi Kur’an’ın cilvesini Alem-i İslam’a işittirmek olduğunu söyleyen Bediüzzaman Hazretleri, ikinci çareyi de bütün ömrünce çalıştığı, imani ve fenni ilimlerin beraber okutulacağı bir üniversite kurmak diye nazara verir.

 

Bu memlekette milliyetçiliği esas alan siyasileri ikaz amaçlı yazdığı diğer bir mektubu da şöyledir:

 

Milletçilere gelince:

Eğer bu partide sırf İslâmi­yet esas olsa, (Haşiye) Demokrat Partiye yardım et­tiği gibi, muhalif ve muarız olmayarak, iktidara gelmesine çalışmaz. Eğer bu parti, ırkçılık ve Türkçülük fikri esas ise, birden hakikî Türk olma­yan bu vatandaki ekseriyetin ancak onda üçü Türktür, kalan kısmı da başka milletlerle karış­mıştır. O zaman, Hürriyetin başında olduğu gibi, bu asil ve mâsum Türk milleti aleyhine bir milli­yetçilik tarafgirliği meydana gelecek. O vakit ha­kikî Türkleri, Ecnebîler boyunduruğu altına gir­meye mecbur edecek. Veya Türkleşmiş sair un­surdan olan ve bu vatanda mevcut ırkçılık ve un­surculuk damarıyla bir Ecnebîye istinad ile ma­sum Türk milletini tahakkümleri altına alacaklar. Bu durum ise, dehşetli, tehlikeli olduğundan, Kur’ân ve Vatan ve Millet hesabına, dindar ve di­ne hürmetkâr Demokrat Partinin iktidarda kal­masını temin etmeleri için ders veriyorum. Emirdağ Lahikası II/ 206 p son

(Haşiye)İslâmiyet milleti herşeye kâfidir.Din, dil bir ise, millet de birdir. Din bir ise, yine millet birdir.

Milliyetçilerin dindar demokratlara yardım etmesi gerektiğini belirten Bediüzzaman Hazretleri aksi durumda ise Türk milletinin ecnebilerin tahakkümümleri altına girmesine sebep olacaklarını belirtir.

BEDİÜZZAMAN HZ. 50 SENE SONRA İKAZI

Geçmişte hürriyetçilerin yaptığı hatalardan ders ve tedbir alınması gerektiğini, eğer tedbir alınmazsa 50 sene sonra anarşilik tehlikesinin bu ülkeye çok zararlar verebileceğini anlatan Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur ve talebelerinin nesl-i âtiye gayet büyük bir hizmet ettiğini ve onları büyük bir vartadan ve millet ve vatanı büyük bir tehlikeden kurtarmaya çalıştıklarını görür gibi anlattığı diğer bir mektubu da şöyledir:

«Risale-i Nur ve Hakiki şakirtleri, elli sene sonra gelen nesl-i âtiye gayet büyük bir hizmet ve onları büyük bir vartadan ve millet ve vatanı büyük bir tehlikeden kurtarmaya çalışıyor­lar.

…Evet, Hürriyetçilerin ahlâk-ı içtimaiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece lâubalilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra dince, ah­lâkça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihe­tinden, şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, namuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl-i âtisi, seciye-i diniye ve ahlâk-ı içtimaiye ci­hetinde ne şekle girecek, elbette anlıyorsunuz.

Bin seneden beri bu fedakâr millet, bütün ruh u canıyla Kur’ân’ın hizmetinde emsalsiz kahraman­lık gösterdikleri halde, elli sene sonra o parlak mâzisini dehşetli lekedar, belki mahvedecek bir kısım nesl-i âtinin eline elbette Risale-i Nur gibi bir hakikati verip, o dehşetli sukuttan kurtarmak en büyük bir vazife-i milliye ve vataniye bildiği­mizden, bu zamanın insanlarını değil, o zamanın insanlarını düşünüyoruz.

Evet, efendiler! Gerçi Risale-i Nur sırf âhirete bakar; gayesi Rıza-yı İlâhî ve imanı kurtarmak ve şakirtlerinin ise, kendilerini ve vatandaşlarını idam-ı ebedîden ve ebedî haps-i münferitten kur­tarmaya çalışmaktır.

Fakat dünyaya ait ikinci de­recede gayet ehemmiyetli bir hizmettir; ve bu millet ve vatanı Anarşilik tehlikesinden ve nesl-i âtinin biçareler kısmını Dalâlet-i Mutlakadan kur­tarmaktır.Çünkü bir Müslüman başkasına ben­zemez. Dini terk edip İslâmiyet seciyesinden çı­kan bir Müslim dalâlet-i mutlakaya düşer, Anar­şist olur, daha idare edilmez.

Evet, eski terbiye-i İslâmiyeyi alanların yüzde el­lisi meydanda varken ve an’anât-ı milliye ve İslâ­miyeye karşı yüzde elli lâkaytlık gösterildiği halde, elli sene sonra yüzde doksanı nefs-i emmâreye tâbi olup millet ve vatanı Anarşiliğe sevk etmek ihtimalinin düşünülmesi ve o belâya karşı bir çare taharrisi,yirmi sene evvel beni Siyasetten ve bu asırdaki insanlarla uğraşmaktan kat’iyen menet­tiği gibi; Risale-i Nur’u, hem şakirtlerini, bu za­mana karşı alâkalarını kesmiş; hiç onlarla ne mü­bareze, ne meşguliyet yok.

Said Nursî

Emirdağ Lahikası I/ 21 p1

ص

 

 

 

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. VEFA ALPARSLAN dedi ki:

    ÜSTAD KONUŞUYOR.

BİR YORUM YAZ