MEVLİD-İ ŞERİF DERSİ

Site rengi

Tasarım

Geniş
Kutulu
Risale-i Nur
Risale-i Nur Dersleri, Bediüzzaman Said Nursi, Nura Sadakat

Meslek Düsturlarının Değişemezliği

Risale-i Nur hizmetinde temel teşkil eden ve aşağıda kısmen tesbitleri yapılmış olan meslek düsturla­rının değiş­mezliği de bir esastır.

Hakiki keyfiyete medar ve Risale-i Nur’un hizmet ha­yatında hiçbir zaman değişmeyecek olan bu esas­lar, Nurculuk hareketi­nin ehemmiyetli düsturların­dan bir kısmı­dır ki haslar dairesinin vasıfları ve temelidir.

Risale-i Nur hizmetinde temel teşkil eden ve aşağıda kısmen tesbitleri yapılmış olan meslek düsturla­rının değiş­mezliği de bir esastır.

Hakiki keyfiyete medar ve Risale-i Nur’un hizmet ha­yatında hiçbir zaman değişmeyecek olan bu esas­lar, Nurculuk hareketi­nin ehemmiyetli düsturların­dan bir kısmı­dır ki haslar dairesinin vasıfları ve temelidir. Bu hizmet düsturlarının ekseriyetini ihtiva eden Hizmet Rehberi ismin­deki eserin mukaddime­sinde bu hizmet düs­turlarının değiş­mezliği ve Risale-i Nur’u her mes’elede merci tutmak ge­rek­tiği anlatılırken şöyle deniliyor:

Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin meslek ve meşrebine dair Kur’andan ders aldığı çok muazzam bazı hakikatleri, hizmet-i imaniyede bulunan Nur Şakirdleri için daima tazelenen bir dersimiz ve her vakit temessük edeceğimiz değişmez düsturumuz,maddî – manevî her türlü engeller karşısındamuvaffakıyete, rıza-yı İlahîye îsal edici en ehemmiyetli rehberimiz manasıyla neşrediyoruz.

Çünki Risale-i Nur’un dairesi çok genişlemiş; çok muhtelif efkâr ve mizaç sahibleri, bu hizmet safında yer almışlardır. Elbette bütün efkâr, kanaat, meslek ve meşrebler üstündemakam-ı sıddıkiyette yer tutmuş ve şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt’in mümessili olarak hizmet-i Kur’aniyenin başına geçmiş Üstad Bediüzzaman’ına’zamî ihlas,a’zamî sadakatve a’zamî fedakârlık manasını ihtiva eden, gösteren ve işaret edenmesleğini nazara vermek lâzım gelmektedir. Ta ki, hizmet-i Nuriyede bulunacak Kur’an Şakirdlerikıyamete kadar bu düsturlar müvacehesinde hareket etsinler.Muvaffakiyetin ve rıza-yı İlahîye nailiyetin,ancak bu suretle mümkün olacağına kat’i kanaat getirsinler. Hizmet Rehberi 5 p1

Risale-i Nur hizmetinde tecelli eden rıza-yı İlahî ve tevfik nurlarının tevali ve devam etmesi içinherhalde Hazret-i Üstad Bediüzzaman’ın takib ettiği meslek ve meşrebi, yarım asra yaklaşan uzun bir hizmet devresinde muhtelif hâdiseler, şiddetli tazyikat ve hücumlar karşısında maddî ve manevî engeller içerisindetakındığı tavır, niyaz ve yaşadığı halet-i ruhiye ve gösterdiği azim ve sadakat gibi ahvali olan“sıddıkiyet mesleğidir” ki; Nur Talebeleri için ehemmiyetle bilinmek,anlaşılmak veyaşanmak îcab eder.

Çok dikkatle üzerinde durulması, tefekkür edilmesi gereken bedihi bir hakikat vardır ki, o da şudur: Risalelerde, mektublarda, lâhikalarda defalarca yazıldığı gibi mübarek Üstadımıza müracaat edenler ve ziyarete gelen bütün ziyaretçiler hemen umumiyetle daima görüyorlardı ki:

Üstadımız onların nazarlarınıRisale-i Nur’a tevcih ediyordu. Acaba bununsırr-ı hikmeti ne idi? Mütemadiyen ne için bu noktada tahşidat yapıyordu?

Evet bu muazzam bir hakikattır ve Hazret-i Bediüzzaman’a âfil bir muazzam hakikatın ifadesidir ki, dersimizi hakaik-ı Kur’aniye ve envâr-ı imaniye hazinesi olanRisale-i Nur’dan aldığımız gibi,birbirimizle manevî münasebet,alâka, uhuvvet ve muhabbetdüsturlarımızı da hep o Risale-i Nur’dan ders alacağız.

Evet bu zamanda, bu dehşetli ve cihanşümul hâdiseler hengâmındaKur’an Şakirdlericüz’î ve küllî, ferdî ve içtimaîbütün ders ve ikazlarını Risale-i Nur’la tahsil edeceklerdir… Hizmet Rehberi 7 p1

…Risale-i Nur’daki hakaik, nasılki doğrudan doğruya feyz-i Kur’andan mülhem hakaik-ı imaniyedir,zaman ve zemine göre değişmez ebedî hakikatlardır. O kudsî hakaikın ders ve taliminde, neşir ve ilânatında da hizmete taalluk eden irşad, ikaz, teşvik ve tergibi tazammun eden şu gelecek mes’eleler de herhalde değişmez dersler ve esasattır ki, Nur Talebeleri hayatın ve hizmetinmuhtelif saha ve safhalarında onlardan istifade ederler, müşkilatlarını giderirler. Daha geniş istifade için bu Hizmet Rehberi’nin menbaı olan Külliyat-ı Nuriye ve mektubatı mütalaa etmelidirler… Hizmet Rehberi 9 p1

Bediüzzaman Hazretleri, Eski Said devresinde dahi yaz­dıkla­rının değişmez hakikatler olduğunu, şöyle beyan eder:

…Bütün kuvvetimle derim ki:

Gazetelerde neşrettiğim umum makalatımdaki umum hakaikte nihayet derecede musırrım. Şayet zaman-ı mazi canibinden, asr-ı saadet mahkemesinden adaletname-i şeriatla davet olunsam; neşrettiğim hakaikı aynen ibraz edeceğim. Olsa olsa o zamanın ilcaatının modasına göre bir libas giydireceğim.

Şayet müstakbel tarafından üçyüz sene sonraki tenkidat-ı ukalâ mahkemesinden tarih celbnamesiyle celb olunsam, yine bu hakikatları tevessü’ ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim.

Demek, hakikat tahavvül etmez;hakikat haktır. اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلَى عَلَيْهِDivan-ı Harb-i Örfi 44 p son

Kur’andan mülhem Risale-i Nur’un meslek esas­larının de­ğiştirilmesini is­temeyen Bediüzzaman Hazretleri, Nur da­iresinin yakınında bulunan bazı şa­hıs­ların Risale-i Nur mes­leğine uyma­yan dinî faaliyet­lerini, Risale-i Nur’un meslek tarzına çevirmek için yazdığı mektublarında  evvelâ mültefi­tane ve takdirkâ­rane karşılar, sonra Risale-i Nur’un hizmet şeklini de­ğiştirmemenin lü­zumunu, akla kapı açıp icbar et­meyen bir üslûb ve ifade ile be­yan eder.

Bir şahıs veya cüz’î bir hâdise münasebetiyle ya­zılan böyle bir mektub, aynı zamanda umum Nurcular için her zaman tazeli­ğini koruyan ve Nur’un meslek tarzının tesbi­tine ışık tutan bir ders olarak Risale-i Nur’da yerini alır.

Ezcümle bir zatın, tarikat tarzıyla yapmak istediği dinî hiz­metinden dolayı yazılan mektubda evvelâ takdir­kâr ve mültefi­tane karşılanır. Fakat mektubun so­nunda, Risale-i Nur’un hizmet şeklinde karar kılınması açıkla­nır. Mektub aynen şöyledir:

Çok aziz ve sıddık, kahraman Sabri!

Cenab-ı Hak, Galib Bey gibi çok fedakârları İslâm ordusunda yetiştirsin. Bu zât garbda, aynı şarkta Hulusi Bey gibi imana hizmet ediyor. Tarîkat cihetiyle ehl-i imanı dalaletten çekmeye çalışıyor. Bu zât, eskiden beri Risale-i Nur’u görmeden Nur mesleğinde hareket etmeye çalışmış, sonra Nurlarla münasebeti kuvvetleştiği zaman, daha ziyade hizmet edebilir. Fakat Nur’un mesleği,hakikat ve Sünnet-i Seniye ve feraize dikkat ve büyük günahlardan çekinmek esastır; tarîkata ikinci, üçüncü derecede bakar. Galib kardeşimiz Alevîler içinde Kadirî, Şazelî, Rüfaî Tarîkatlarının bir hülâsasını Sünnet-i Seniye dairesinde Hulefa-yı Raşidîn, Aşere-i Mübeşşere’ye ilişmemek şartıyla muhabbet-i Âl-i Beyt dairesinde bir tarîkat dersi vermesini düşünüyor. Hakikat namına ve imanı kurtarmak ve bid’alardan muhafaza etmek hesabına ehemmiyetli üç-dört faidesi var:

Birincisi:Alevîleri başka fena cereyanlara kaptırmamak ve müfrit Râfızîlik ve siyasî Bektaşîlikten bir derece muhafaza etmek için ehemmiyetli faidesi var.

İkincisi: Hubb-u Ehl-i Beyt’i meslek yapan Alevîler ne kadar ifrat da etse, Râfızî de olsa; zındıkaya, küfr-ü mutlaka girmez. Çünki muhabbet-i Âl-i Beyt ruhunda esas oldukça, Peygamber ve Âl-i Beyt’in adavetini tazammun eden küfr-ü mutlaka girmezler. İslâmiyete o muhabbet vasıtasıyla şiddetli bağlanıyorlar. Böylelerini daire-i sünnete tarîkat namına çekmek, büyük bir faidedir.

Hem bu zamanda, ehl-i imanın vahdetine çok zarar veren bazı siyasî cereyanlar Alevîlerin fıtrî fedakârlıklarından istifade edip kendilerine âlet etmemek için Nur dairesine çekmek büyük bir maslahattır. Madem Nur şakirdlerinin üstadı İmam-ı Ali’dir (R.A.) ve Nur’un mesleğinde hubb-u Âl-i Beyt esastır, elbette hakikî Alevîler kemal-i iştiyakla o daireye girmeleri gerektir.

Bu zaman, imanı kurtarmak zamanıdır. Seyr-ü sülûk-ü kalbî ile tarîkat mesleğinde bu bid’alar zamanında çok müşkilât bulunduğundan, Nur dairesi hakikat mesleğinde gidip tarîkatların faidesini temin eder diye o kardeşimize Ramazanını tebrik ve selâmımla beraber yazınız. O da bize dua etsin. Emirdağ Lahikası I 241 p son

Aynı üslûbla yine Bediüzzaman Hazretleri tara­fından yaz­dırılmış diğer bir örnek mektub:

Aziz, sıddık kardeşlerimiz Ziya ve Abdülmuhsin!

Üstadımız diyor ki:

“Eşref Edib kırk seneden beri iman hizmetinde benim arkadaşım ve Sebilürreşad’da makale yazan ve şimdi vefat eden çok kıymetli kardeşlerimin mümessili ve hakikî İslâmiyet mücahidlerinden bir kardeşimdir ve Nur’un bir hâmisidir. Ben vefat etsem de Eşref Edib, Nurcular içinde bulunmasıyla büyük bir teselli buluyorum.

Fakat Nur Risalelerinin ve Nurcuların siyasetle alâkaları yok ve Risale-i Nur,rıza-i İlahîden başka hiç bir şeye âlet edilmediğinden, mümkün olduğu kadar Risale-i Nur’un mensubları, içtimaî ve siyasî cereyanlara karışmak istemiyorlar. Yalnız Sebilürreşad, Doğu gibi mücahidler iman hakikatlarını ehl-i dalaletin tecavüzatından muhafazaya çalıştıkları için, ruh u canımızla onları takdir ve tahsin edip onlarla dostuz ve kardeşiz, fakat siyaset noktasında değil. Çünki iman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz.Dost düşman derste fark etmez. Halbuki siyaset tarafgirliği, bu manayı zedeler. İhlas kırılır. Onun içindir ki, Nurcular emsalsiz işkencelere ve sıkıntılara tahammül edip Nur’u hiç bir şeye âlet etmediler. Siyaset topuzuna el atmadılar… Emirdağ Lahikası II 35 p son

Risale-i Nur mesleğinden taviz verip içtimaî ge­niş da­iredeki unvanlı kişi­lerle hizmet beraberliği ya­pılsa, binler ki­şilerin hatta diplomatların Risale-i Nura girip neşre­decekleri halde, Risale-i Nur’da bir esas olan keyfiyeti yani ihlâs gibi meslek esaslarını değiştirme­meyi esas alan Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:

Aziz, sıddık kardeşlerim!

[Hem manevî, hem maddî birkaç cihette sorulan bir suale mecburiyet tahtında bir cevabdır.]

Sual: Neden ne dâhilde, ne hariçte bulunan cereyanlara ve bilhassa siyasetli cemaatlarahiçbir alâka peyda etmiyorsun? Ve Risale-i Nur ve şakirdlerini mümkün olduğu kadar o cereyanlara temastan men’ ediyorsun. Halbuki eğer temas etsen ve alâkadar olsan, birden binler adam Risale-i Nur dairesine girip parlak hakikatlarını neşredeceklerdi; hem bu kadar sebebsiz sıkıntılara hedef olmayacaktın!

Elcevab: Bu alâkasızlık ve içtinabın en ehemmiyetli sebebi: Mesleğimizin esası olan “ihlas” bizi men’ediyor. Çünki bu gaflet zamanında, hususan tarafgirane mefkûreler sahibi, herşeyi kendi mesleğine âlet ederek, hattâ dinini ve uhrevî harekâtını da o dünyevî mesleğe bir nevi âlet hükmüne getiriyor. Halbuki hakaik-i imaniye ve hizmet-i nuriye-i kudsiye, kâinatta hiçbir şeye âlet olamaz. Rıza-yı İlahîden başka bir gayesi olamaz. Halbuki şimdiki cereyanların tarafgirane çarpışmaları hengâmında bu sırr-ı ihlası muhafaza etmek, dinini dünyaya âlet etmemek müşkilleşmiş. En iyi çare, cereyanların kuvveti yerine, inayet ve tevfik-i İlahiyeye dayanmaktır. Emirdağ Lahikası I / 38 p son

…Bu sırada dâhilde o kadar dâhilî-haricî heyecanlı parti cereyanları varken ve bundan tam istifade etmek, yani mahdud birkaç arkadaşına bedel ve çok diplomatları kendisine taraftar kazanmak için zemin hazır iken, sırf siyasete karışmamak ve ihlasına zarar vermemek ve hükûmetin nazarını kendine celbetmemek ve dünya ile meşgul olmamak için, bütün arkadaşlarına yazıp ki: “Sakın cereyanlara kapılmayınız, siyasete girmeyiniz, asayişe dokunmayınız!” dediği ve bu iki cereyan bu çekinmesinden ona zarar verdikleri; eskisi evhamından, yenisi “Bize yardım etmiyor” diye ona çok sıkıntı verdikleri halde… Emirdağ Lahikası I / 280 p son

Risale-i Nur’un mesleğini kutb-u a’zam dahi ta­sarru­fu altına alamayaca­ğını gösteren şu ifade:

Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîyi temsil eden has şakirdlerinin şahs-ı manevîsi “Ferîd” makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki -ekseriyet-i mutlaka ile- Hicaz’da bulunan kutb-u a’zamın tasarrufundan hariç olduğunu.. ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imam gibi, onu tanımağa mecbur olmuyor. Ben eskide Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsini, o imamlardan birisini zannediyordum.

Şimdi anlıyorum ki; Gavs-ı A’zam’da kutbiyet ve gavsiyetle beraber “ferdiyet” dahi bulunduğundan, âhirzamanda şakirdlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ferdiyet makamının mazharıdır. Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azîme binaen, Mekke-i Mükerreme’de dahi -farz-ı muhal olarak- Risale-i Nur’un aleyhinde bir itiraz kutb-u a’zamdan dahi gelse; Risale-i Nur şakirdleri sarsılmayıp, o mübarek kutb-u a’zamın itirazını iltifat ve selâm suretinde telakki edip, teveccühünü de kazanmak için, medar-ı itiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir. Kastamonu Lahikası 196 p son

Evet, dinde söz sahibi büyük imamların, kitab ve sün­nete istinaden tesbit ettikleri düsturlar, Risale-i Nur meşre­binin değiş­tirmeden muhafaza edilmesi hük­münü te­’yid etti­ğini beyan eden Üstad Bediüzzaman diyor ki:

Ulema-i ilm-i kelâmın ve usûlü’d-din allâ­me­le­rinin ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin dâhi muhak­kikle­rinin İslâmî akidelere dair çok tetkik ve muhake­matla ve âyât ve hadisleri müvazene ile kabul ettikleri usûlü’d-din düs­turları, şimdiki Risale‑i Nur’un meş­rebini muha­fazaya em­rediyor, kuvvet veriyor. Emirdağ Lâhikası I / 210 p son

Bediüzzaman Hazretleri, geçmiş asırlarda gelmiş mü­ceddid­lik makamın­daki zâtlar bu zamanda olsaydılar, ta­savvufî meslek tarzına bedel, Risale-i Nurun asıl va­zifesi olan iman hizmetini esas alacaklarını şöyle ifade eder:

Eğer Şeyh Abdülkadir Geylânî (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i ima­ni­yenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarf edecek­lerdi. Çünkü saadet-i ebediyenin medarı on­lardır. Onlarda ku­sur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet ve­rir. İmansız Cennete gidemez fakat tasavvufsuz Cennete gi­den pek çok­tur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat mey­vesiz yaşa­yabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır.» (Mektubat sh: 23)

Hem Risale-i Nur, kesbî ilim yolundan gidenleri takib etme­yip Kur’ânın bu asrın insanlarına bakan ve beşerî tasar­rufu ka­bul etmeyen Kur’ânî bir meslek ol­duğuna dikkat çe­ken şu beyan­lar:

Risale-i Nur, hükema ve ulemanın mesle­ğinde gitmeyip, Kur’ân’ın bir i’câz-ı mânevîsiyle, her­şeyde bir pencere-i marifet açmış, bir senelik işi bir sa­atte görür gibi Kur’ân’a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli za­manda hadsiz ehl-i inadın hü­cumlarına karşı mağlûp ol­mayıp galebe etmiş. Mesnevî Nuriye 8 p son

Resâili’n-Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmun­dan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gel­miş bir mal ve onlar­dan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki, semâvî olan Kur’ân’ın şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe‑i arşîsinden iktibas edil­miştir. Şualar 690 p3

Risaletü’n-Nur sair telifat gibi ulûm ve fü­nun­dan ve başka kitaplardan alınmamış.Kur’ân’dan başka me’hazı yok,Kur’ân’dan başka üstadı yok,Kur’ân’dan başka mercii yoktur. Telif olduğu  vakit hiç­birkitap mü­ellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur’ân’ın feyzinden mülhemdir ve semâ-i Kur’âniden ve âyâtının nücûmundan, yıldızla­rından iniyor, nüzul edi­yor. Şualar 711 p3

Bütün bu tarzdaki beyanlar, Risale-i Nurun mü­ceddi­diyetini ifade eder. Müceddid ise hataları tashih eder ve inayet-i hassa ile isti­kamet-i tam­meye mazhardır.

Kur’andan tereşşuh eden o Sözler ve risaleler, Kur’an-ı Hakîm’in bir nevi müstakim tefsiri ve hakaik-i imaniyenin istikametli ve kuvvetli delilleri olduğundan; o risaleler ve Sözler’e gelen şeref ve takdir ve tahsin, Kur’ana ve hakaik-i imana aittir. Madem öyledir bilâ-perva derim ki:

وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍsırrıyla, Kur’anda elbette bu istikametli tefsirinin istikametine işaret var. Evet var. Kur’an o tefsirine hususî bakıyor.

… İstikametin bir hususiyeti var ki, tarihiyle işa­ret ediyor. Halbuki, o asırda şahsen istikamette müm­taz bir hususiyet kesb etmek çok uzaktır. Demek, şahsî is­ti­kamet değil. Öyleyse, o ada­mın teşebbüsüyle neşredilen esrar-ı Kur’âniye, o asırda istikamette imti­yaz kesb ede­cek. O adam şahsen gayr-ı müs­takim ol­duğu halde, müs­takimler içine ithali, o imtiyaza rem­ze­der. Sikke-i Tasdik-i Gaybî 162 p3

Şu halde müceddidin mesleğinde yapılacak değiş­tirme, haki­kat-i ve isti­kameti tağyir ve tahrib mânâsını taşır.

Hatta “gelecek zât” diye haber verilen o büyük şahsiyet “Risale-i Nuru kendine hazır bir proğ­ram yapacak”  (Bak: Emirdağ Lâhikası I / 266 p1 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî 9 p2) şeklindeki beyandan anla­şı­lıyor ki, O zât dahi Risale-i Nurun esasatını ve düstur­larını değiştirmeden tatbik edecek.

Hazret-i Üstad, senelerce takib ettiği mesleğinden ay­rılma­mayı, vasiyet makamında tavsiye eden beyanatı­nın son kıs­mında, hassasiyetle şu hususu na­zara verir:

Ben maddî ve mânevî herşeyimi feda ettim, her musibete katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sa­yede hakikat-i imaniye her tarafa yayıldı. Bu sayede Nur mek­teb-i irfanının yüz binlerce, belki de milyonlarca ta­lebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i imaniyede on­lar devam edeceklerdir. Ve benim maddî ve mânevî herşey­den fera­ğat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklar­dır. Emirdağ Lahikası II / 80 p3

Bunlar gibi daha da nümuneler gösterilebilir. Fakat bu par­çalar, maksadı açık gösterdiğinden yeterli görüldü.

Risale-i Nurdaki sarih beyanların gösterdiği ve esas teşkil eden düsturla­rın, beşerî anlayışlarla ilga veya tebdil edilmeme­sinin bir hikmeti, risalelerin çoğu vehbi ilim ve il­ham ile yazdırıl­mış olmasıdır. (Bk: İPA – İslâm Prensipleri Ansiklopedisi 2294/2. p.) yani: Risale-i Nur’un ekserisi, ma­nevî i’caz-ı Kur’andan gel­diği ve do­layısıyla ilm-i beşerînin tasarruf edemiye­ceği ortaya çı­kıyor. Hatta Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nurun müel­lifi ol­duğu halde, değil ma­nasına tasarruf etmek, manayı taşıyan tarz-ı ifadesine de do­kunamadığını beyan eder. Ezcümle diyor ki:

Yazdığım vakit, irade ve ihtiyarımla olmadı­ğını hissetti­ğimden, kendi fikrimle tanzim veya ıslah etmeyi muvafık görmedi­ğim için bir parça fehmi işkâl edecek bir vaziyet aldı. Şualar 99 p1

Onbirinci Mektub hakkında da şöyle diyor:

Halbuki tanzimsiz, müşevveş bir sûrette idi­ler. Onlar ne hâl ile yazılmış ise, öyle kalması lâzım ge­liyordu. Sonradan tashih ve tanzim etmeye me’zun deği­liz! Mektubat 488 p2

Bütün Sözlerde konuşan ben değilim. Belki, işâ­rât-ı Kur’âniye namına hakikattir. Hakikat ise hak söyler, doğru konu­şur. Eğer yanlış birşey gördünüz mu­hakkak biliniz ki, haberim ol­madan fikrim karışmış, karıştırmış, yanlış etmiş. Sözler 651 p2

İnsan kusurlardan, nisyandan, sehivden hâli değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fik­rim karışmış, risalelerde hatalar da olmuş. Kastamonu Lâhikası 161 p3

Buna benzer hayli ifadeler var. Evet kesbî ilim, il­hamla gelen vehbî ilme müdahale edemez. Risale-i Nur ise, ekseriyetle vehbî ve ilhamîdir. Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:

Hakaike dair mesâilde külliyatları ve bazan da tafsilât­ları sünuhat-ı ilhâmiye nev’inden olduğun­dan, he­men umumiyetle şüphesizdir, kat’îdir. Onların husu­sunda sizlere bazı müracaat ve istişarem, tarz-ı te­lâkki­sine dair­dir. Onlar hakikat ve hak oldukla­rına dair de­ğildir. Çünkü, hakikat olduklarına tereddüdüm kal­mı­yor. Barla Lâhikası 138 p1

Risale-i Nur’un mesâili,ilimle, fikirle, ni­yetle ve kastî bir ihtiyarla değil ekseriyet-i mutlakayla sü­nuhat, zuhurat, ihtârât ile oluyor. Kastamonu Lâhikası 210 p1

Bazı sualler soruyorsunuz. Aziz kardeşim, ya­zı­lan galip Sözler ve Mektuplar, ihtiyarsız, def’î ve âni bir surette kalbe geli­yordu, güzel oluyordu. Eğer ih­tiyar ile, Eski Said gibi kuvve-i ilmiye ile düşünüp ce­vap ver­sem, sönük düşer, noksan olur. Mektubat 279 p2

Bunlar gibi beyanlar, Risale-i Nur’un vehbîliğini gös­teriyor ki ortaya koy­duğu hakaik ve düsturlara, be­şerî dü­şünce ve maslahat anlayışlariyle müdahale­leri kaldırmaz. Çünkü Kur’ândan irtibatı kesilir ve büyük felâkete kapı açı­lır. Hem yine Hazret-i Üstad kesbî ilmi, vehbî ilme tasarruf ettirilemiyeceğini ihtar makamında ve dâhi-i a’­zam olmasına rağmen kendi şahsını misal göstererek diyor ki:

Ben Kur’ân-ı Hakîm’in sırf bir hizmetkârı­yım, o mu­kaddes dükkânın bir dellâlıyım. Şahsî dük­kânımdaki perişan, ehemmiyetsiz şeyleri satışa çıkar­mıyacağım ve çıkarmak istemi­yo­rum. Barla Lâhikası 269 p1

İşte Hazret-i Bediüzzaman böyle derse, onun tale­be­si­nin, -ifade değişik­liği yapmaya nisbeten en aşırı bir ta­sarruf sayılacak olan- düsturlardan değiştir­meye kalkış­manın ne kadar garib ola­cağı aşikârdır. Risale-i Nurda nazara verilen teslimiyet” , “sadakat” ve “Risale-i Nura ka­naat etme nin bir hakikatı da bu­dur.

Bu meselenin bir ince ciheti şudur ki: İlham-ı ilâhî, kâ­inatı yaratan Hâlik’ın yarattıklarını her cihetle ihata eden ilminden geldiği cihetiyle mu’cize-i mane­viye sırrını taşır. Yani Allahtan başka hiçbir kimsenin kelâmı, hakaik-ı kâinata ve esrar-ı ilâhi­yeye ve ihtiyacat ve ahval-i beşe­riyeye ve te­rakkiyatına tam mu­tabık külli manaları ta­zammun edemez ve etmesi de muhaldır. Bu sır içindir ki, Kur’an namına ma­nen vazifeli olan mü­ceddidlerin eserleri, ekseriyetle ilm-i le­dünden ve il­hamdan hissedardır. İlm-i beşerî edebî sahada parlak ve zâhiren şa’şaalı cümleler ortaya koyabilir. Fakat bu ke­lime ve cümleleri, Kur’anda “kelimat-ı Rabbî” (18:109) tabiriyle bildirilen ve mezkûr mana inceliğine de bakan küllî il­hamların ve hâlî ve hilkat kelimelerinin ya­nında sö­nük kalır. Risale-i Nurların se­nelerce ve de­falarca ve hayat bo­yunca okunmasının bir hikmeti de bu sır olsa ge­rek.

Düsturların değişmezliği cihetindeki diğer ehem­miyetli bir hususta şudur ki: ibadet hakikatı, ilâhî emir ve yasak ve tavsiye­lere göre hareket etmekle ta­hakkuk eder. Bu emir ve tavsiyeleri de hakiki ehliyetli zatların Kur’andan alıp yazdık­ları mutemed eserlerinden öğre­niriz. Binaenaleyh Kur’andan mülhem Risalelerdeki düsturlara beşerî tasar­rufun girmesi halinde, o düs­tur­ların Kur’andan gelme vasfı zedelenir ve hizmetin iba­det olma hakikatı da zail olur. Bu hususa Risale-i Nur’un muhtelif yerle­rinde dikkat çekilir. Mes’eleyi uzat­ma­mak için icmalen bâzı hik­metleri hatır­latmakla iktifa edildi. Çünkü aynı mes’ele hakkında buna benzer daha pek çok hikmetler vardır.

Derlememize Risale-i Nur mesleğinin değiştirmemesi ilealâkalı iki ha­tıra ile hatime veriyoruz şöyle ki;

Bir gün Galatasaray Lisesi’nde okuyan ve son­ra­dan ec­zacı olan bir zât ziyarete gelmişti. Ben son ânında geldim. Tatsız bir vaziyet vardı, O anda anla­ya­madım. Onun ayrılmasından sonra Hazret-i Üstad, o anda hizme­tinde bulunan kardeşlere çok hiddet etti. “Çocuk bunlar, çocuk olmasa tardedeceğim, bilmiyorlar. Çocuk bunlar!” dedi. Ben de mes’eleden çok endişeli bir halet-i ruhiyeye girmiştim. Bu sırada Üstad Hazretleri karyolada oturuyor­lardı. Ben ise yerde ve halının üze­rindeydim. Birden bana hitaben şöyle dedi:

“Muhammed, kardeşim, sen hakem ol, ben diyo­rum ki Risale-i Nur’un neşir ve medrese tarzı hizmetle­rinin devam ve inkişafı lâzım, bunlar ise başka şeyler, başka hizmetler düşün­cesinde.” Ben mes’eleyi “başka hizmetler” ta­birinden anlamakla beraber, “Üstadım bizim vazifemiz, Risale-i Nur’un neşri ve ve medreselerin de­vamıdır.” deyince Üstad yüksek sesle “Tamam” diye ifa­dede bu­lundu. Ve o hiddet hali ak­şama doğru hayli hafif­ledi. Sonra Muhsin Ağabeye sordum. Gelen kardeşin bi­zim tarz-ı hizmetimizi pasif telakki etmesi ve orada bazı ko­nuşmaların cereyan etmesi, Üstad’ın hiddetlenmesine sebeb ol­muş. Son Şahitler 3 / 235

Neşriyat esnasında Isparta’ya forma götürdü­ğüm bir de­fasında, dersten ağabeyler yeni çıkmışlardı. Üstad Hazretleri der­sin sonunda şöyle bir sohbette bu­lunmuş. Zübeyir Ağabey taze taze nakletmişti:

“Kardaşlarım! Abdülkadir-i Geylanî şimdi gelse, “Said sen bu mesleğinden bir parça taviz versen, milyon­lar in­sanlar senin kitaplarını okuyacak, fakat öyle yap­masan hem bunlardan mahrum kaldığın gibi, hapislerde zulüm­lerle, eziyetlerle cefa çekeceksin.” dese, “Hayır Üstadım ben bu zulümlere işkencelere razıyım, fakat mesleğim­den en küçük bir taviz ver­mem.” diye ona söyleyeceğim. Son Şahitler 3 / 246

ص

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ