Site rengi

Tasarım

Geniş
Kutulu
Risale-i Nur
Risale-i Nur Dersleri, Bediüzzaman Said Nursi, Nura Sadakat

İzdivac ve Refika-i Hayat Meselesi-1

  • 07 Mart 2014
  • İzdivac ve Refika-i Hayat Meselesi-1 için yorumlar kapalı
  • 2.153 KEZ OKUNDU

İzdivac meselesi, günümüz insanının çokça medar-ı bahs ettiği ve bütün himmet ve gayretiyle ona çalıştığı mesailin başında gelmektedir. Şimdiye kadar bu mevzuu ele alan eserlerin büyük bir kısmı, yanlızca evliliği teşvik eden ehadis-i nebeviyeyi nazara vermişlerdir.

İZDİVAC VE REFİKA-İ HAYAT MESELESİ

BÖLÜM-1

İZDİVAC  MESELESİ

İzdivac meselesi, günümüz insanının çokça medar-ı bahs ettiği ve bütün himmet ve gayretiyle ona çalıştığı mesailin başında gelmektedir. Şimdiye kadar bu mevzuu ele alan eserlerin büyük bir kısmı, yanlızca evliliği teşvik eden ehadis-i nebeviyeyi nazara vermişlerdir. Hâlbuki evliliği teşvik eden hadis-i şerifler olduğu gibi bekârlığı teşvik eden birçok hadis-i şerifler de mevcuttur. Bu mes’ele hayat-ı ebediyeyi doğrudan alakadar eden gayet ehemmiyetli bir mes’ele olduğundan bu mevzunun dakik bir tetkikatla ele alınması icab etmektedir. Çünki insanlar kendilerini zincirlerle dünyaya bağlayacak olan böyle bir müesseseye girmezden evvel dikkat etmeleri gereken ilmi kıstasları bilmezlerse sehvetmeleri kaviyyen muhtemeldir.

Hadis kitablarının Kitab-ün Nikâh bölümlerinde nikâhın şer’i ahkâmını anlatan birçok hadis-i şerif mevcuttur. Şimdiye kadar izdivaç ile alakalı yazılan ekser eserlerde bu bölümden alıntı yapan müellifler, evlenme şartlarına haiz olan kişilerin evlenmelerini, bu şartlara sahib olmayanların ise oruç tutmalarını tavsiye ve teşvik eden hadisleri nazara vermişlerdir.

Fakat bununla beraber, hadis kitaplarında bulunduğu halde pek nazara verilmeyen, fitnenin hâkim olduğu bir toplumda evlilikle ilgili ihtiyat ve tedbiri ihtar eden, hatta bekârlığı teşvik eden ehadis-i nebeviye de mevcuttur.

Bu derlememizde evvela nikâhın fıkhi hususiyetleri, akabinde ise, içinde bulunduğumuz ahirzamana bakan hadisler nazara verilerek, izdivacın bu zamandaki hükmü anlatılacaktır.

Fıkıh kitablarındaki nikâh bölümü tedkik edilirse Nikâhın Sıfat-ı Şeriyyesinin eşhasa göre farklılık arzettiği görülecektir. Bu husustaki mezheblerin görüşleri şöyle özetlenebilir;

Şafiî fukahasının bu husustaki akvali şöyledir:

 

(1) : Nikâh, teehhüle fıtraten mail, mehr ve nafakayı vermeğe kadir kimseler için müstahabdır. Mehr ve nafakayı itaya kadir olmayan kimseler içinse nikâhı terk, müstahabdır. Bunlar, temayüllerini kesr için oruca müvazib olmalıdırlar.

 

(2) : Nikâh, kadınlara karşı iştiyaktan berî, mehr ve nafaka itasına gayri kadir kimseler için mekruhtur. Mehr ve nafakayı itaya kadir, fakat teehhüle gayri muhtaç kimseler için nikâh, mekruh değildir. Şu kadar var ki, bunların nafile ibadetlerle iştigalleri efdaldir.

 

(3) : Nikâh, mehr ve nafakayı itaaya kadir, fakat kendisinde innet veya daimî bir hastalık bulunan kimse için de mekruhtur.

 

(4) : Nikâh, nafakaya muhtaç, bir takım tacirlerin iktihamından hâif olan kadınlar için mendubdur.

 

(5) : Nikâh, bir takım fâcir eşhasın iktihamından, tasallutundan kur­tulmaları evlenmelerine vabeste olan kadınlar için vacibdir.

 

(6) : Nikâh, teehhüle teb’an muhtaç ve zevciyet haklarını ifaya kadir bulunmayan kadınlar için haramdır.

 

Hanefi fukahasının bu husustaki akvali şöyledir:

 

 (1) : Nikâh, tevekan halinde – şiddetli arzu takdirinde farzdır. Yani: alacağı kadının mehr ve nafakasını temine kadir, evlenmedikçe nefsini gayri meşru mukarenetlerden men edemeyecek derecede ni­saya mail olan bir erkek için nikâh, bir farizedir. Böyle bir müslim ni­kâhı terk ederse günahkâr olur.

 

(2) : Nikâh, itidal halinde sünneti müekkededir. Yani: zevciyet hukukunu ifaya kadir olduğu halde nisaya karşı nefsinde o derece bir iştiyak hissetmeyen bir erkek için nikâh, bir müekket sünnettir. Diğer bir kavle nazaran bu halde nikâh, adeta cihat ve cenaze namazı gibi bir farzı kı’fayedir.

 

(3) : Nikâh, – bazı ulemanın beyanına göre – nisaya karşı meyili ve rağbeti şiddetli olmamakla beraber mehr ve nafakayı verebil­mesi ve zevciyet hukukuna riayet etmesi müteyakken olan bir erkek için, mahzasünneti nebeviyyeye imtisal niyetinemukarin olunca birsünet-i müekkekedir,mücerredkazay-ı şehvet emeliyle olunca da mubah­tır.

 

(4) : Nikâh, zevciyet hukukunu ihlâl, meselâ: alacağı kadına zulüm edeceğinden korkulan bir erkek için kerahat-i tahrimiyye ile mekruhtur. Bu hukuku ihlâl edeceği müteyakken olan bir erkek için de haramdır.

 

Maliki fukahasının bu husustaki akvali şöyledir:

 

(1) : Nikâh, teehhüle iştihası galib, mehr ve nafakaya kadir olan kimse için mendubdur.

 

(2) : Nikâh, teehüle ihtiyaç gören, teehhül etmediği takdirde innete duçar olmasından korkan kimse için vacibdir.

 

(3) : Nikâh, tehhüle muhtaç olmıyan ve mehr ve nafaka gibi verilmesi vacib hakları ifa edemeyeceğinden korkan bir kimse içi mekruhtur.

 

(4) : Nikâh, alacağı kadına tekarrüb veya nafaka ita edememek gibi bir sebeple zarar vereceği yakinen bilinen bir kimse için haramdır.

 

Hanbelî fukahasının bu husustaki akvali şöyledir:

 

(1) : Nikâh, nisaya karşı iştihası olmakla beraber, kendisini gayri meşru mukarenetlerden muhafaza edebilen, böyle bir mukarreneten kor­kusu bulunmayan kimseler için mesnundur. Velev ki nafaka veremeyecek kadar fakir olsunlar. Bunların nikâh ile iştigalleri, vakitlerini nafile ibadetlere hasretmeden efdaldir.

 

(2) : Nikâh, şehvetten mahrum, meselâ innîn veya marîz veya ihtiyar olan kimseler için mubahtır. Fakat böyle kimselerin nafile iba­detlerle iştigalleri efdaldir.

 

(3) : Nikâh, teehhül etmedikleri takdirde zinaya maruz kalmala­rından korkan erkekler ile kadınlar için vacibdir. Bu halde nikâh, vacib olan vazife-i hac’den mukaddemdir.

(Me’haz: Ömer Nasuhi Bilmen – Hukuk-u İslâmiye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu)

           

Yukarıda zikredilen malumattan anlaşılacağı üzere, şahsi fazilet için harama girmeden bekârlığın tercih edilmesinde hiçbir beis yoktur. Hatta bekâr kalmak daha efdaldir.

Madem bir kişinin şahsi fazilet için evlenmeyip bekâr kalması, evlenmesinden daha efdaldir; O halde bu ahirzaman fitnesinde din-i İslam’a hizmet etmek için bekâr kalmak evvelkine göre çok daha büyük bir fazilettir denilebilir.

            Ve keza göz ardı edilmemesi gereken diğer bir husus da bu zamanda evliliğin büyük tehlikeleri beraberinde getirecek olmasıdır. Bu tehlikelerin en büyüğü, evliliğin kişinin dini hayatını ve hizmetini tevakkufa hatta sukuta uğratma ihtimalidir.Hayat şartlarının ağırlaşması,derd-i maişetin ziyadeleşmesi, israfın umumileşmesi gibi bir çok etkenler kişiyi evlilik hayatında oldukça ağır yükler altına sokmakta ve dünyaya daha bir dört elle sarılmaya mecbur bırakmaktadır.Bu hale giriftar olanların hizmetle olan bağları yavaş yavaş gevşer, nurlardan aldıkları eski feyizleri alamaz hale gelerek  zamanla hizmetten uzaklaşır hatta tümden kopabilirler.  Bu ise telafisi mümkün olmayan bir sukuttur.

            Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır TEĞABUN Suresinin 14 ve 15. Ayetlerini izah ederken mevzuumuzla alakalı olarak şunları söyler;

(TEĞABUN 14)- Ey o bütün iman edenler! haberiniz olsun ki çiftleriniz ve evladlarınızdansize düşman vardır, onun için onlarınmahzurlarından sakının, bununla beraber afveder kusurlarına bakmaz, örterseniz şüphe yok ki Allah Gafurdur Rahimdir.

 (TEĞABUN 15)- Her halde mallarınız ve evlâdlarınız bir fitnedir, Allah ise büyük ecir, onun yanındadır.

Elmalılı Muhammed Hamdi yazır’ın izahı;

14. … Tirmizi, Hâkim, İbnü Cerir ve daha ba’zıları İbnü Abbas’tan şöyle rivayet etmişlerdir ki: Bu âyet … ehl-i Mekkeden bir takımları hakkında nazil olmuştu ki  müslüman olmuşlar ve -Medine’ye- Peygamber (s.a.v)’in Hazretlerine gitmek istemişlerdi. Zevceleri ve evladları da onları bırakmak istememişlerdi, Sonra kalkıp Resulullah’a geldiklerinde nasın dinde fıkıh ve intibah kesbetmiş olduklarını görünce zevcelerine ve çocuklarına ukubet etmeyi kurdular. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirdi. Diğer bir rivayette: Bir adam hicret etmek ister, karısı ve çocuğu mâni’ olurdu, o da “Eğer Allah Teâlâ sizinle beni Daru’l-hicre’de cem’ederse vallahi şöyle şöyle yapacağım diye yemin ederdi. Bu âyet nazil oldu. Ata ibn-i. ebi Rabahdan rivayet olunduğuna göre: Avf ibn-i Mâlik Eşcei Peygamberin maiyyetindde gazaya gitmek istemişti. Ehl-u evladı toplanıp alıkoymaya uğraşdılar ve biz senin ayrılığına dayanamayız diye sızlandılar. O da rikkate gelip gazaya gitmemiş, sonra da nedamet etmişti, bu ayet nazil oldu, demekki sebeb-i nuzul müteaddiddir. Bunların cem’inde münafat yoktur. Âyetin sıyak ve mazmunu bunlara ve emsaline mutabık olduğu gibi daha çok şumulludur.

…meâlin hasılı şu olur: ey o bütün iyman eden ve aile üzerinde kavvam olması iktizâ eyleyen erkekler, sizlerin erkekliğiniz, aklınız, iymanınız ve mucebince salâh fikriniz size muzaf olan âilenize düşmanlık etmeğe müsaade etmemek iycab ederse dezevceleriniz ve evlâdınız içinden akıl veya dinde noksanlıkları hasebiyle sizlere düşman olan, başınıza gaile çıkarmak isteyen ba’zıları da bulunabileceği muhakkaktır.     }     فَاحْذَرُوهُمْ        {     O halde o düşmanlardan hazer ediniz – onlara dikkat edip mahzurlarından sakınınız – şerlerinden, gailelerinden emin olup da kendinizi onlara kaptırmayınız. Bundan dolayı zevceyi intihab ederken dış güzelliğine, malına, şununa bununa kapılıvermeyip her şeyden evvel dinini, edebini, iffetini, ahlâkını aramalı. Netekim bir hadis-i nebevide de

اِياَّكُمْ وَخَضْرَا ءَ الدَّمَنِ}    = çöplükte biten yeşillikten sakınınız   { buyurulmuştur. Sonrada aile hukukuna riayet ve onların dinî terbiyelerine dikkat ve onlar yüzünden gelmesi melhuz olan dünyevî ve uhrevî zararlardan sakınmalı, gelişi güzel bırakıvermeyip teyakkuz ve intibah üzere bulunmalı, sevgi ve alâka sevdasıyla şımartmamalıdır. Bununla beraber sakınacağız diye tazyik edip de sıkmamalı, her kusurlarına aldırmamalıdır. {وَاِنْ تَعْفُوا} ve eğer afvederseniz – yani afvetmek hakkınız olup sizin tarafınızdan afvı kabil bulunan suçlarını afvederseniz ki bunlar size karşı vaki olup gayrın hakkı taallûk etmeyen dünya umuruna müteallik veya dine dair olup da tevbe ettikleri suçlardır. Afveder {وَتَصْفَحُوا} ve safh ile muamele eder, yüzlerine vurmaz, başlarına kakmaz {وَتَغْفِرُوا} ve ayıplarını eksikliklerini örter. Semahat gösterirseniz {فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌرَحيمٌ} şübhe yok ki Allah da Gafur Rahîmdir. – O da sizin günahlarınızı rahmetiyle mağfiret buyurur.

 

15.{ اِنَّمَا اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلاَدُكُمْ فِتْنَةٌ} her halde mallarınız ve evlâdlarınız bir fitnedirsizi meftun edip bir takım zahmetlere ve günahlara sokmağa sebeb olan ve bir takım hayırlardan, tâatlardan alıkoyan bir ibtilâ ve mihnettir.

 { وَاللّٰهُ عِنْدَهُ اَجْرٌ عَظيمٌ} halbuki Allah, büyük ecir onun yanındadır. – Binaenaleyh Allah mahabbetini, Allah’ın zikr-ü tâatını mal ve evlâd mahabbetine dahi tercih etmeli, mal ve evlâd kaygılariyle uğraşırkenAllah için ibadet ve tââtı haleldar etmemelidir.  

 

Bu meseleyle alakalı olarak nazar-ı dikkati çeken diğer bir husus da, evliliğe yapılan teşviklerin toplum yapısına göre tebeddül etmesidir. Yani İslamî bir toplum içerisinde yaşayan insanlar ile fitnenin hâkim olduğu toplumda yaşayanlar arasında, evlilik sünnetine iktida da azim farklılıklar bulunmaktadır. Bu azim farkların daha iyi anlaşılabilmesi adına mes’eleyle alakalı birkaç hadis-i şerifi aynen naklediyoruz;

İki yüz yılından sonra en iyiniz, hafif-ül haz, yâni hanımı ve çocuğu olmayan kimsedir.” (Râmuz: 3532)

“Ümmetim üzerine 180 sene geçtikten sonra bekârlık, uzlet ve dağların başına çıkıp ibadetle meşgul olmak helâl olur.” (Ruh-ul Beyan)

İkiyüz yılından sonra sizin hayırlınız her “hafif-i haz”dır. Denildi ki: “Yani Resulallah hafif-il haz nedir?” Buyurdu ki: Ailesi ve çocuğu olmayandır.” (Rumuz-ul Ehadis ci:1, sh:282 – Keşf-ul Hafa hadis no: 1235)

“İnsanlar üzerine bir zaman gelir ki, o zamanki halkın efdali “hafif-ül haz” olanıdır. Denildi ki: “Ya Resulallah hafif-ül haz nedir?” Buyurdu ki: Çoluk çocuğu az olanlardır.” (R.E. ci: 2, sh: 503)

“Öyle bir zaman gelecek ki; maişet o zamanda ancak günah işlemekle elde edilebilir. İşte o zaman bekârlık helâl olur.” (Büceyrimi)

“Aile efradının azlığı, iki zenginlikten biridir” (Hadis Goncaları hadis:261 – Keşf-ül Hafâ hadis:1888)

Hem Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi (R.H) hazretleri Levami-ul Ukul Şerhi’ndemevzumuzla alakalı olarak şu izahı yapar;

Deylemî’den (R.A.) mervi bir hadis şöyledir: ….

Yani: “Allah bir kulunu severse o kulu, Zât-ı Uluhiyetine (dinine) hizmet için seçer, (dünyevî iştihalardan) imsak ettirir. O kulu, kadın ve evladile meşgul ettirmez.” Bu durum, bilhassa hicretin 200. senesinden sonra içindir. Çünkü “200 senesinden sonra en hayırlınız, zevce ve veledi olmamaklayükü hafif olanınızdır mealinde de hadis vardır. Bu hadis ile “İzdivaç ediniz, çoğalınız. Ben kıyamette sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim” mealindeki hadis arasında zıddiyet yoktur.” (Levami-ul Ukul Şerhi, ci: 1, sh: 173)

Aynı manayı te’yid eden Keşf-ül Hafâ’da kayıtlı iki hadis şöyledir;

 

“Allah bir kulu sevdiğinde, onu dünyadan korur.”

“Allah bir kulu sevdiğinde, ona dünya işlerini kapar, âhiret işlerini ise açar.”

Bediüzzaman Hazretlerinin, Bu hadis-i şerifleri açıklar mahiyette olan izahları Külliyat-ı Nur’un müteaddit yerlerinde mevcuttur. Numune olarak Lem’alar ve Mektubat’ta geçen şu iki yeri nazar-ı dikkate arzediyoruz.

“Hizmet-i Kur’aniyede bulunana, ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli.Tâ ihlâs ile, ciddiyyet ile Hizmet-i Kur’aniyede bulunsun.” Lem’alar 42 p2

“Cenab-ı hak bir abdini severse, dünyayı ona küstürür; çirkin gösterir” Mektubat 278 p son

Tahir-ül Mevlevi’nin bekârlığı öven bir manzumesi şöyledir;  

“Evlenen bahre düşer, evlad olursa gark olur

Sen kenar-ı bahri tut, evlenme sultanlık budur.

Tut ki kazara evlendin, sabredip artık otur

Bir beladır başında, sus söylenme insanlık budur.”

 

Ebu Süleyman Dârâni hazretlerinin bekârlıkla ilgili şu nasihati gayet dikkat çekicidir. Şöyle ki;

“Bir kimse evlenirse, dünyaya döner.Evlenen hiçbir hak yolcusunu, ilk halinde kalır bulamadım. Kendini Peygamber (A.S.M.) Efendimizle kıyas edemiyeceğini de bilmelisin. Böyle bir hataya düşersen, yolunu kaybedersin. Peygamber (A.S.M.) Efendimiz hakkında (53:17)

 مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى buyurulur. Bu sebeble onu ne dünya, ne de içindekiler meşgul eder. Onu Allah’dan gafil kılacak hiçbir sebeb yoktur. Amma sen böyle değilsin. Şehevî hislere kapılacağın zaman oruç tut,aç kal,susuz kal,pek de uyuma,ayık ol.” (Mürşid-ül Emin, İmam-ı Gazalî ci: 2, Rahmet Yayınları- 1965 İst.)

 

Bediüzzaman Hazretlerinin mutlak varislerinden biri olan ve Üstad’ımızın kendisi hakkında “manevi evladım” dediği Mustafa Sungur Ağabey, Üstad Hazretlerinin şöyle söylediğini nakleder;

“Bu zamanda evlenmek, kadının hususi dünyasına hizmetkâr olmaktır.”

İmam-ı Gazali hazretleri de Kimyay-ı Saadet’inde evlenmenin zararlarını şöyle sıralamıştır;

Evlenmenin Zararları Üçtür:

Birinci Zarar: Helâl kazanmaktan âciz olabilir, bilhassa bu zamanda ve bu sebeble çoluk çocuğu yüzünden harama ve şübheli şeylere düşebilir. Bu ise, kendinin ve onların din yönünden helâkine sebeb olur ve hiçbir fazilet (evlenmek sünneti bile) bu noksanlığı karşılayamaz. Hadiste: “kulu teraziye getirdiklerinde, her biri dağlar büyüklüğünde amelleri olur. Sonra çoluk çocuğunun nafakasını nereden kazandın?” diye sorulur. Bu hususta o kimse hesaba çekilince bütün iyi işleri yok olur. Münadiler çağırıp derler ki; “Bu öyle bir kimsedir ki, çoluk çocuğu, bütün iyiliklerini yediler, kendisi böylece bu yüzden muahaze edildi.” (Firdevsi)

Eserde: “kıyamet gününde kişiye ilk önce çoluk çocukları davacı olacaklardır. Bunlar Allah’ın huzurunda dava edip derler ki; “Ya Rabbi, bizim hakkımızı ondan al. Bize haram yedirdi. Oysa biz haram olduğunu bilmiyorduk. Bize öğretilmesi lazım olan şeyleri öğretmedi. Onun için biz böyle cahil kaldık.”

O halde mirastan helal bir serveti olmayan yahut helal kazancı olmayan kimsenin evlenmesi caiz olmaz.Ancak zina yapması ihtimali olursa evlenebilir.

İkinci Zarar: Çoluk çocuğunun hakkını ödemek, ancak güzel ahlakla, onların cefa ve sıkıntılarına dayanmakla ve geçimlerini sağlamakla mümkün olur. Buna da herkes dayanamaz. O halde, onları incitip hatırlarını kırabilir ve bu yüzden günaha girebilir yahut onları nafakasız bırakıp zayi edebilir. Hadiste: “çoluk çocuğundan kaçıp kaybolan kimse, efendisinden kaçan köle gibidir. Onların yanına dönünceye kadar onun namaz ve orucu asla kabul olmaz.”(ihya 2. Cilt 31. sahife) hülasa herkesin bir nefsi vardır. Kendi nefsinin uhdesinden gelemeyen, en iyisi bir başkasını uhdesine almamalıdır.

Bişr-i Hafi’ye : “niçin evlenmiyorsun” diye sordular. Bişr: “Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır.” (2/228)ayetinden korkuyorum dedi.

İbrahim edhem: “ben niçin evleneyim?.. Benim kadına ihtiyacım yoktur, o halde kadını kendim ile neden rahatsız edeyim” derdi.

Üçüncü Zarar: Kalb çoluk çocuğun nafaka işiyle meşgul olur, kendini buna verir ve Allah’ın zikrinden, ahreti hatırlamaktan, (hizmetin işlerinden, derslere katılmaktan) ve ahiret azığını hazırlatmaktan mahrum kalır. Seni Allah’ın zikir ve fikrinden alıkoyan her şey, senin helakine sebeb olur. Bu sebebden Allah buyurur ki: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ın zikrinden alıkoymasın.” (63/9)

O halde, peygamberimiz gibi çoluk-çocuk meşgalesi kendisini Allah’ın zikrinden alıkoymayacak kadar güçlü, kuvvetli olan kimseye evlenme zarar etmez. Evlendiği takdirde zikir ve fikir üzere olamayacağını bilen kimse için evlenmemesi daha iyidir…

Evet, görüldüğü gibi evlilikte, evlenen insanların pek hesaba katmadıkları büyük zararlar da mevcuttur. Ayrıca evlenen insanlar, eşleri ve çocukları sebebiyle de hesaba çekilecektir. İmanla kabre girmenin gayet müşkil olduğu bu ahirzaman fitnesinde zaruret olmadan kişinin bir başkasının da mes’uliyetini uhdesine alması kâr-ı akıl değildir.

Bunların yanı sıra evliliğin insanlara yüklediği birçok mesuliyet ve hukuklar mevcuttur. Bu mes’uliyetlerin ifası gayet müşkil olmakla beraber bu zamanda adeta imkânsız hale gelmiştir. Bu hukuklar yerine getirilmediği takdirde kişi ind-i ilahide mes’ul olur ve ahirette bunların hesabı ondan sorulur. Bu manaları te’yid eden birkaç rivayet şöyledir;

“Kıyamet gününde kişinin yakasına ilk yapışan âilesi ve çocuklarıdır. Onlar, kişiyi Cenab-ı Hakk’ın mahkeme-i kübrasının huzurunda durudururlar ve derler ki: “Ey Rabbimiz, bizim hakkımızı bu adamdan al ! O bizim bilmediklerimizi bize öğretmedi. Bilmediğimiz halde bize haram yedirdi. Bunun üzerine kişiden, onların intikamı alınır.”

Mevzu ile alakalı başka bir hadis-i şerif ise şöyledir;

“Ümmetimin başına bir zaman gelecek ki, (kişinin) helâki; karısının, çocuklarının, anasının ve babasının elinden olacak. Çünkü bunlar onu, fakirlikle ayıplarlar. O da gücü yetmeyecek şeyleri helâl yoldan te’min edemeyince meşru’ olmayan kazanç yollarına tevessül eder. Bu yüzden helâk olur.” (Beyhaki, Zühd, 439)  

Seleften şöyle bir rivayet nakledilir;

“Allah-ü Teâla bir kuluna şerri irade ettiği zaman dünyada onu parçalayanları kendisine musallat kılar,yâni, çoluk çocuğunu musallat eder”

Ebu Said şöyle der;

“Allah Resulü (A.S.M.) buyurdular: “Hiç bir kimse dünyada, ihmal ettiği çoluk çocuğunun cehaletinden daha büyük bir günah ile Allah’ın huzuruna varamaz.”    

 

Evlilikle alakalı böyle muhtelif rivayetlerin bulunması, evlilik şartlarının kişiden kişiye değişmesiyle alakadardır. Nikâhı teşvik eden hadisler Şer’i ahkâmın uygulandığı toplumlarda gerekli şartları haiz ve oluşacak olan hukuku ifa edebilecek insanlar içindir. Bekârlığı teşvik eden hadisler ise fitnenin hâkim olduğu toplumlarda, hususen bu ahirzaman fitnesinde evlendiği takdirde dini hayatını aksatacak insanlara bakar.

Evlilik, kişinin dünya ve ahiret hayatını doğrudan etkileyecek bir müessesedir. Böyle bir müesseseye girmeden evvel bir Müslüman, bulunduğu durumu en ince teferruatına kadar düşünmeli ve tabir yerindeyse ince eleyip sık dokumalıdır. Zira böyle ehemmiyetli bir meselede yanlış tercih yapan birinin zararı pek büyük olur.

Yukarıda da arzettiğimiz vecihle evlilikle ilgili hükümlerkişiden kişiye, asırdan asıra, toplumdan topluma farklılık arzetmektedir. Yaşadığımız asrın ahirzaman olduğu hakikatinden yola çıkarak hak ve batılın birbirine karıştığı şu fitne asrındaki bozuk cemiyetin tesirinden mahfuz kalmak, ancak müstesna şahsiyetlere müyesser olur. İnsanların, içinde yaşadıkları bu fitneleri kabih görememesinin en büyük sebebi İslami bir cemiyeti görüp kendilerini onlarla kıyaslayamamalarındandır. Binaenaleyh evlendiği takdirde fitneye girmeyeceğini düşünmek pek büyük bir hatadır.

Bu zamandaki İzdivac meselesinde daha isabetli bir kararın alınabilmesi için asrımızın imamı olan Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin (R.A), görüşleri dikkatle mütalaa edilmelidir. Zira Bediüzzaman Hazretleri bu konuyu çok farklı boyutlarıyla ele alarak mes’elenin hakikatine nüfuz etmiştir. Ve istikametten hiçbir zaman ayrılmayan yaşantısıyla, insanların kendisine iktida etmesi gereken bir numune-i imtisal olmuştur.

Bediüzzaman Hazretleri meselemizle alakalı olarak sorulan bir sual münasebetiyle şunları söyler;

(Başka hariç memlekette mühim yerlerde ceridelerle sorulan “Neden sünnet-i seniyeye muhalif olarak mücerred kaldın?” sualine bir cevabdır.)

 

 Evvelâ: Mektubunuzu gayet hasta olan Üstadımıza okuduk. Üstadımız ise; “Ben şiddetli hasta olmasa idim, bu çok kıymetdar ve müdakkik ve mübarek kardeşlerime tafsilâtlı bir cevab yazacaktım. Fakat bu şiddetli vaziyetim müsaade etmediğinden gayet kısa, birkaç noktayı o mübarek ve samimî kardeşlerime ve hizmet-i Kur’aniyede arkadaşlarıma yazarsınız.” dedi.

 

Birincisi: Kırk seneden beri gayet dehşetli bir zındıka hücumu karşısında, her şeyini feda edecekhakikî fedakârlar lâzım geldiği bir zamanda, Kur’an-ı Hakîm’in hakikatına, değil dünya saadetimi, belki lüzum olsa âhiret saadetimi dahi feda etmeye karar verdim.Değil bir sünnet olan muvakkatdünya zevcelerini almak, belki bu dünyada on huri de bana verilse idi, bırakmaya mecburdum ki;ihlas-ı hakikî ile hakikat-ı Kur’aniyeye hizmet edebileyim. Çünki bu dehşetli dinsizlik komiteleri, öyle dehşetli hücumları ve desiseleri yapıyorlardı ki, bunlara karşı gelmek için a’zamî fedakârlık yapmak ve harekât-ı diniyesini rıza-i İlahî’den başka hiç bir şeye âlet yapmamak lâzım geliyordu. 

 

Bîçare bir kısım âlimler ve ehl-i takva insanlar, çoluk-çocuğunun maişet derdi için bid’alara fetva verdiler veya tarafdar göründüler. Hususan din derslerini kaldırıp Ezan-ı Muhammedî’yi kaldırmak gibi dehşetli hücumlara karşı, a’zamî fedakârlık ve a’zamî sebat ve metanet ve herşeyden istiğna etmek lüzumu karşısında, ben bir sünnet-i seniye olan evlenmek âdetini terkettim ki; tâ çok haramlara girmeyeyim ve çok vâcibleri ve farzları yapabileyim.Bir sünnet yüzünden yüz günaha girilmez. Çünki o kırk sene zarfında birtek sünneti yerine getiren bazı hocalar, on kebaire ve haramlara girmeye, bir kısım sünnet ve farzları bırakmaya kendilerini mecbur bildiler.

 

Saniyen: Âyet-i kerimedeفَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْve hadîs-i şerifteki

 تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُواgibi emirler emr-i daimî ve vücubî değildirler. Belki istihbabî ve sünnet emirleridir. Hem şartlara bağlıdır. Hem de herkes için her vakit değildir. 

 

Hem deلاَ رُهْبَانِيَّةَ فِى اْلاِسْلاَمِ“Ruhbaniyet İslâmiyette yoktur.” manası, ruhbanîler gibi tecerrüd merduddur, hakikatsızdır, haramdır demek değildir.

Belki خَيْرُ النَّاسِ مَنْ يَنْفَعُ النَّاسَhadîsinin sırrı ile hayat-ı içtimaiyeye hizmet etmek için, içtimaî bir âdet-i İslâmiyeye terviçtir. Yoksa selef-i sâlihînden binlerle ehl-i hakikat inzivaya, mağaralara muvakkaten girmişler. Dünyanın fâni müzeyyenatından istiğna ve tecerrüd etmişler; tâ ki, hayat-ı ebediyelerine tam hizmet etsinler.

 

Madem şahsî ve hususî kemalât-ı bâkiyesi için dünyayı terkedenler, selef-i sâlihînden çok var.

 

Elbette hususî değil, küllî ve umumî olarak

 

çok bîçarelerin saadet-i bâkiyeleriiçin

ve dalalete düşmemeleri

ve imanlarını takviye edip kurtarmalarıiçin

ve hakikat-ı Kur’aniye ve imaniyeye tam hizmet etmek

ve hariçten gelen, dâhilde çıkan dinsizlere karşı dayanmakiçin,

zâil ve fâni dünyasını terketmek,

 

elbette sünnet-i seniyeye muhalefet değil;

belki hakikat-ı sünnete mutabakattır.

 

Ve Sıddık-ı Ekber’in “Cehennem’de vücudum büyüsün, tâ ehl-i imana yer bulunmasın.” diye fedakârlıkta a’zamî sadakatın bir zerresini kazanmak fikriyle, bîçare Said bütün ömründe tecerrüdü, istiğnayı ihtiyar etmiş.

 

Salisen: Risale-i Nur’un talebelerine “Başkaları evleniyorlar, siz tezevvüçten vazgeçiniz” denilmemiş, denilmez. Fakat talebeler birkaç tabakadır. Bir tabakanın hakikî ihlâsı kaybetmemek ve hakikî fedakârlık ve a’zamî bir sadakat taşımak için, dünya ihtiyaçlarına mümkün olduğu kadar ömrünün muvakkat bir kısmında bağlanmaması bu zamanda lâzım geliyor. 

 

Eğer hizmet-i Kur’aniye ve imaniyede yardımcı bir hanım bulsa alır. Hizmetine zarar vermez. Lillahilhamd bu neviden çok Nur talebeleri var, zevceleri onlardan geri kalmıyorlar. Belki kadınlardaki şefkatten gelen ücretsiz fıtrî kahramanlık ve hakikî ihlas cihetiyle zevcinden daha ileri gidebilir. Nur talebelerinin yetişmiş kısımlarından ekserisi evlenmişler, bu sünneti yerine getirmişlerdir. Risale-i Nur onlara der ki: Haneniz bir küçük Medrese-i Nuriye, bir mekteb-i irfan olsun ki;bu sünnet tam yerine gelsin. Sünnet-i seniyenin meyvesi olan çocuklar âhirette size şefaatçı olsunlar. Dünyada da iman dersini alıp size hakikî evlâd olsunlar. Yoksa bu otuz senede kısmen olduğu gibi, o çocuklara yalnız terbiye-i medeniye verilse, bir cihette o çocuklar dünyada faidesiz ve âhirette davacı olarak“Ne için imanımı kurtarmadınız?” diyeceklerinden peder ve vâlidelerini mahzun etmek, sünnet-i seniyenin hikmetine münafî olur.

Hanımlar Rehberi 25 p1

 

Meselenin tam anlaşılması adına Bediüzzaman Hazretlerinin verdiği cevabın tahlilini yapmak gerekmektedir. Şöyle ki;

Evvela; Mezkûr cevapta dikkati çeken ilk husus, evliliğin şer’i hükmüdür. Zira Bediüzzaman Hazretleri evliliğe teşvik eden hükümler için “emr-i daimî ve vücubî değildirler” diyerek bu sünnetin şartlarla mukayyed olduğunu belirtmiştir.

Saniyen;bir sünnet-i seniye olan evlenmek âdetini terkettim ki; tâ çok haramlara girmeyeyim ve çok vâcibleri ve farzları yapabileyim.Bir sünnet yüzünden yüz günaha girilmez.” diyerekevliliğin birçok vacib ve farzları yapmaya engel olan vechini ve evlilik vasıtasıyla maruz kalınabilecek haramları nazara vermiştir. Bununla beraber cümle içerisinde “evlenmek sünneti” yerine “evlenmek âdeti” tabirinin kullanılması daayrıca manidardır. 

Salisen; selef-i salihinden birçok kişinin şahsî ve hususî kemalât-ı bâkiyesi için dünyayı terk ettiklerini belirten Bediüzzaman Hazretleri, bundan hareketle şahsi fazilet için değil ümmet-i Muhammed’in (A.S.M) imanına hizmet edebilmek için dünyayı terk etmenin sünnete muhalif olmadığını bilakis hakikat-ı sünnete mutabık olduğunu kaydeder.

Rabian; Bediüzzaman Hazretleri, Nur talebelerine izdivaçtan vazgeçiniz denilmez, diyor. Fakat talebeler içinde bir tabakanın bu zamanda hiç olmazsa ömrünün muvakkat bir kısmında dünya ihtiyaçlarına bağlanmaması gerektiğini ders veriyor.

Hamisen; Son olarak Bediüzzaman Hazretleri “Eğer hizmet-i Kur’aniye ve imaniyede yardımcı bir hanım bulsa alır. Hizmetine zarar vermez.” diyerek evlenmeye kat’i niyet eden talebelerine bazı şartlar dâhilinde izin veriyor.

Ayrıca Bediüzzaman Hazretleri’nin verdiği evlilik izninin keyfiyetini anlamamız açısından Emirdağ Lahikasında münderic şu mektub nazar-ı dikkate alınmalıdır. Mektub şöyledir;

Salahaddin hususî, kendine ait bir mes’eleyi soruyor. Dünya, hayat-ı içtimaiyeye bağlanmak istiyor. Madem o haslar içindedir, kat’iyyen Risale-i Nur’un hizmetine zararı varsa, girmeyecek.Eğer bilse ki; o refika-i hayatını bazı has kardeşlerimiz gibi Risale-i Nur’un hizmetinde yardımcı olarak çalıştırsa, o hayata girebilir. Çünki hasların hayatı, Risale-i Nur’a aittir ve şahs-ı manevîsini temsil eden şakirdlerinin tensibiyle kayıd altına girebilir. Peder ve vâlidesinin re’yleri de varsa, inşâallah zararı olmaz.Emirdağ Lahikası I / 80 p4

 

Mezkûr mektub evlenmek isteyen tüm Nur Talebelerine rehber olacak bir mahiyette olduğundan manası üzerinde iyice durmak gerekmektedir. Şöyle ki;

1- Bediüzzaman Hazretleri, Has talebelerden biri olarak kabul ettiği Salahaddin ağabeye “Risale-i Nur’un hizmetine zararı varsa girmeyecek” diyerek, hizmet-i nuriyeye zararı olacak bir evliliğe rızası olmadığını kesin bir dille ifade etmiştir.

 

2-Şayet birinci şart tahakkuk ederse, yani haslardan olan o talebe evlense dahi hizmette bir şeyler aksamayacak veya hizmet zarar görmeyecekse, o zaman ikinci bir tedbir olarak “alacağı hanımı, has kardeşlerimiz gibi hizmet için çalıştırabilme…” şartı getirilmiştir.

 

3- Has talebelerin hayatı kendilerine ait olmayıp Risale-i Nur’a ait olduğundan haslar, o hayatı sadece kendi istekleri istikametinde kullanamazlar. Bu sebeble Hizmet-i Nuriyede şahs-ı maneviyi temsil eden (ki Üstad hayattayken o temsili kendisi yapıyordu) has talebelerin şahsı manevisinin İZNİNİ almak şartı getirilerek KAYIT altına girebilir deniyor. Bu şart dahi evlenme hadisesinin kişiyi dünyaya bağlayacağının bir emaresi olarak ifade edilmektedir.

 

4-Son olarak eğer o has talebenin peder ve validesinin de bu evliliğe izni varsa o zaman inşaallah zararı olmaz diye ümid edilmektedir.

 

Kısmen yapılan bu izahların yanında asıl mühim olan diğer bir husus da acaba bu evlilik sonrası Bediüzzaman Hazretlerinin Salahaddin ağabeyle alakalı bir beyanının olup olmadığıdır. Yani Salahaddin ağabey, Bediüzzaman Hazretlerinin nezaketle olmaz dediği ve bazı şartlar dâhilinde zarar etmeye bileceği ümidini, bir izin olarak anlayıp bu izni kullandıktan sonra zarar edip etmediğinin tesbiti cihetinden mühimdir. İşte bu hususu açıklar mahiyette gayr-i münteşir bir mektubunda Bediüzzaman Hazretleri diyor ki;

 

“Bu mektub kimin bilemedim. Ziya aynen Zübeyir gibi hayatını Nurlara, îmân hizmetine fadâkârâne verecek bir mâhiyette bilirim,dünya ile hususan kadınlarla evlenmek, alâkadar olup bağlanmaz zannederim.Selâhaddin Nurun bir kahramânı ikentezevvücü onu dünyâya esir eyledi ona ve Nurlara çok zarar oldu. Eğer Ziyânın dünya ile ve evlenmek ile alâkadar olmaya niyeti katî varsa nurun erkânlarıyla meşveret etmek ona lâzımdır.Ben bu mes’elede fikir beyan edemem, Ziyâ gibi bir Nur kahramânıdünya ile zincirlerle bağlanması hizmet-i Nuriye fetvâ vermesiyle olur.”

Said Nursî (R. A.)
GAYR-İ MÜNTEŞİR EL YAZMA LAHİKA 

 

Evet yukarıda naklettiğimiz bu paragrafta geçen Selâhaddin Nurun bir kahramânı iken tezevvücü onu dünyâya esir eyledi ona ve Nurlara çok zarar oldu. cümlesinden sarih bir şekilde Salahaddin ağabeyin zarar ettiği ve bu tezevvücün hizmete zarar verdiği anlaşılmaktadır. Ziya adlı diğer bir talebesinin evlenme talebine karşılık, öncelikle Salahaddin’i misal vererek başlaması, onun nasıl zarar ettiğini beyan etmesi, ardından aynı Salahaddin’e dediği tarzda “Niyeti katî varsa Nur’un Erkânlarıyla meşveret etmek ona lâzımdır. Ben bu mes’elede fikir beyan edemem, Ziyâ gibi bir Nur kahramânı dünya ile zincirlerle bağlanması hizmet-i Nuriye fetvâ vermesiyle olur.” demesi gösteriyor ki; Hz. Üstad bu hususa rıza göstermemiştir. Hatta “Ben bu mes’elede fikir beyan edemem…diyerek kendisinin taraf olduğunu yani evlenmeme taraftarı olduğunu açıkça ifade etmiştir.

Ayrıca Bediüzzaman Hazretlerinin biraderzadesi olan merhum Abdurrahman’ın (R.H) da evlenmeyle alakalı bir mektubu şöyledir;

Şimdi amcacığım ve büyük üstadım! Habis olan nefsimle mücadele edebilmek ve onun hevaî ve bilâhere elem verici olan arzularını yapmamak ve dinlememek için teehhül etmek mecburiyetinde kaldım ve şimdi artık her cihetle Cenab-ı Hakk’ın lütf u keremiyle rahatım. Barla Lahikası 38 p3

 

Paragraftan da anlaşılacağı üzere, merhum Abdurrahman’ın (R.H) tezevvücü, isteyerek değil bilakis mecburiyetten olmuştur. Öyle ise Merhum Abdurrahman (R.H) gibi evlenmeye mecbur kalan Nur Talebeleri de -izdivacdan en az zarar görebilmek için- yukarıdaki kaidelere tam manasıyla riayet etmelidirler.

Elhasıl; bu hizmet-i imaniye ve Kur’aniyede bulunan has talebeler Üstadları olan Bediüzzaman Said Nursi hazretlerini (R.A) numune-i imtisal edip, mümkünse aynen Üstad’ları gibi vakf-ı hayat ederek ulvi bir fedakârlıkla bu hizmet-i imaniyede çalışmalıdırlar.

Eğer bu kardeşlerimiz böyle bir fedakârlık yapamayıp evleneceklerse de şu ikazları nazar-ı dikkate almalıdırlar;

Bu hizmeti asla aksatmadan, tevakkuf ve tedenniye uğratmadan, yaşadığı asrın ahirzaman olduğunu unutmadan, asla evliliği ve evi birinci planda tutmadan, hizmetin gereğini birinci derecede düşünüp hareket edebileceğine eminlerse o zaman;

Bu hizmetin müdavimlerinden olup nisa derslerini aksatmayan, kocasına ve valideynine hürmetle itaat edecek ve israf etmeden istiğnada bulunacak mümtaz bir Nur Şakirdi hanım bulursa, maddi güzelliğine bakmaksızın manevi güzelliğiyle iktifa ederek etrafındaki hizmet ehillerinin tensib ve tasvibleriyle de ancak bu evlenme işine kalkışabilir.

ص

 

 

İZDİVAC VE REFİKA-İ HAYAT MESELESİ 2.BÖLÜM

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ