MEVLİD-İ ŞERİF DERSİ

Site rengi

Tasarım

Geniş
Kutulu
Risale-i Nur
Risale-i Nur Dersleri, Bediüzzaman Said Nursi, Nura Sadakat

Müctehid Bahsi

İctihadın, lügat manası güç, takat ve çaba anlamına gelen “cehd” kökünden “iftial” vezninde olup, bir şeyi elde etmek için olanca gücünü harcamak demektir. İstilahı manada İctihad, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde sarîh ve açık bildirilmemiş bulunan ahkâmı ve mes’eleleri, açık ve geniş anlatılmış mes’elelere benzeterek, kıyas ve başka yollarla meydâna çıkarmağa uğraşmak demektir. Ayet ve hadislerden hüküm çıkarma gücüne sahip olan fakîh zata da “müctehid” denir.

MÜCTEHİD

İctihadın, lügat manası güç, takat ve çaba anlamına gelen “cehd” kökünden “iftial” vezninde olup, bir şeyi elde etmek için olanca gücünü harcamak demektir. İstilahı manada İctihad, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde sarîh ve açık bildirilmemiş bulunan ahkâmı ve mes’eleleri, açık ve geniş anlatılmış mes’elelere benzeterek, kıyas ve başka yollarla meydâna çıkarmağa uğraşmak demektir. Ayet ve hadislerden hüküm çıkarma gücüne sahip olan fakîh zata da “müctehid” denir.


İslâm hukukunda şer’î hükümler kesin delillere yani açık ayet ve hadislere veya icma’ya dayanıyorsa ictihada gerek kalmaz. Bu hüküm “Mevrid-i nas’da ictihada mesağ yoktur” kaidesiyle ifade edilmiştir. Kesinlik ifade etmeyen,ayet ve hadislerde çözümü bulunmayan meselelerde ancak, içtihad edilebilir.Allah Resulu (S.A.V) , Muâz b. Cebel’i Yemen’e vali olarak gönderirken Hz.Muâz’a Yemen’de ne ile hükmedeceğini sormuş; Hz.Muaz, “Allah’ın Kitabı ile” cevabını vermiştir. Hz. Peygamber (S.A.V) “Allah’ın Kitabında bir hüküm bulamazsan?” buyurunca; “Rasulünün (S.A.V) sünnetiyle” demiştir. “Onda da bulamazsan” diye sorunca  Hz.Muaz, “Reyimle ictihad ederim” cevabını vermiştir. Bunun üzerine Allah Rasulü (S.A.V) şöyle buyurmuştur: “Rasulünün elçisini, Peygamberinin razı olduğu şekilde muvaffak kılan Allah’a hamd olsun” (Tirmizi, Ahkâm, 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 230, 236, 242; Şafii, el-Ümm, VII, 273). 

Allah Resulune (S.A.V) yakın olmaları O’nun iksir-i nurani olan sohbetine ve nazar-ı manevisine mahzar olmaları,arapçayı çok iyi bilmeleri ve Allah Resulunun (S.A.V)  anlattıkları şeylerdeki maksadını iyi anlamaları sebebiyle Sahabelerden ve sahabe neslinden hayli müctehid çıkmıştır.Buna rağmen kendilerinden hüküm ve fetva nakledilen Sahabe müctehidi yüzotuz kadardır. Bunlardan sadece yedi tanesi fetvaları birer kitab olacak kadar çoktur.Fukâhâ- i Seb’a denen bu sahabiler şunlardır; Hz. Ömer, Ali, Aişe, Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Mes’ud, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Ömer (Radıyallahu anhum ecmain)

Sahabeden sonra ise şartlar değişmeye başladı. Muamelatta, ticarette, sanatta, ziraatta yeni gelişmeler meydana geldi ve yeni problemler ortaya çıktı. Örf ve adetlerde değişmeler oldu. Elbetteki, bu ihtiyaçlara lakayt kalınamazdı. İşte bu devrede her bir müçtehit, kendisine düşen görevin ağırlığını takdir ederek pek büyük bir gayret ve dikkatle içtihatta bulundu. Bütün yetenek ve gayretlerini sarf ederek fıkıh ilminin kural ve kanunlarını tespit ettiler. İşte bu zâtlar sayesinde içtihat ilmi kemal noktasına erişti. Şartları ve kaideleri ortaya kondu.

Evet müçtehitlik, çok yüksek ve seçkin bir makamdır. Kişi o makama iddia ile değil; ilimde derinlik kazanma yanında Cenâb-ı Hakk’ın ikram ve ihsanı ile ancak çıkabilir. O sahada onlarla yarışmak her kişinin kârı değildir. Dikkat edilirse görülecektir ki,enbiyaya vâris olmanın en şanlı ve en muhteşem bir örneği, müçtehitlerde görülebilir. Büyük müçtehitlerin her biri hidayet nuruna mazhardır. İlâhî hükümlerdeki maksatları idrak etmek onları uygulama sahasına koymak, onların görevidir.  

İşte böylesine büyük bir payenin sahibi olmak ancak şeriat kitaplarında anlatılan ölçülere sahip olmakla mümkün olur.Aksi halde kişinin kendini o makamda bilmesi veya bu mevzuda ehil olmayan insanların kendi liderlerine hüsnü zan eseri olarak bu gibi payeleri vermelerinin bir kıymeti yoktur. İlmilikten uzak kuru bir iddiadan öteye geçmez.Bu sebeple İslam alimleri müctehid olma şartlarını ortaya koymuş sınırlarını,derecelerini belirlemiştir.Bu şartlara haiz olanları müctehid kabul etmişler, bu şartlardan bir veya bir kaçını yerine getiremeyenlere mutlak müçtehid vasfını vermemişlerdir.

MÜCTEHİDDE BULUNMASI GEREKLİ  ŞARTLARI:

1- Arapçayı çok  iyi bilmek.

Fıkıh usûlü alimlerinin hepsi bu mevzuda ittifaktadırlar. Çünkü Kur’ân-ı Kerim  bu dille inmiş, Hz.Peygamberin     (S.A.V ) hadisleri de yine aynı dille ifade edilmiştir. İslâm şerîatında araştırma yapan kimsenin nasslardan hüküm çıkarabilmesi, Arapçanın sır ve inceliklerini bilmesi oranındadır.Büyük alim İmam Şâtıbî bu konuda şöyle der: “Arapçayı anlamakta mübtedî olan kimse, şerîatı anlamakta da mübtedîdir. Arâpçayı orta derecede anlayan kimse, şerîatı anlamakta da orta durumdadır. Bu, son dereceye ulaşmamıştır. Arapçada son dereceye ulaşan kimse, şerîatı anlamakta da son dereceye ulaşır. Dolayısıyla onun anlayışı şerîatte hüccet olur; tıpkı sahabîlerin ve Kur’ân’ı hakkıyla anlayan bilginlerin anlayışlarının huccet oluşu gibi… Bunların seviyesine ulaşmayan kimselerin şerîat konusundaki anlayışları kendi seviyeleri ölçüsünde eksiktir. Anlayışı eksik olan herkesin görüşü ise ne bir hüccet olur, ne de başkaları tarafından kabul edilir(eş-Şâtibî, el-Muvâfakât, IV,114).  

 
Müctehidin Arapça bilgisi genel olarak, Arapça’nın inceliklerini kapsamalıdır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, Arapçanın en beliğ ve en fasihini teşkil eder. Bu yüzden, ayetlerden hüküm çıkaracak kimse, Kur’ân’ın belâgat, fesahat ve sırlarını bilmelidir ki, bu sayede onun içine aldığı hükümleri kavrayabilecek duruma gelmiş olsun.


Ayrıca müctehid olan şahıs
Arapçanın tüm lehçelerini de bilmek zorundadır.Zira Allah Resulu (S.A.V) kendisine soru yönelten ayrı ayrı lehçe sahibi kabilelerin sorularını onların lehçeleri ile cevaplamıştır. Bu lehçeleri bilmeyen kişi hadisin tamamını bilemeyeceğinden doğru içtihad yapamaz. 

 2- Kur’an’a ait ilimleri tam anlamıyla bilmek.

Kur’ân-ı Kerim, İslâm’ın dininin direği, şer’î hükümlerin esasıdır. Kur’ân ilmi çok büyük,geniş ve yüksektir. Bunu tam olarak ancak Hz. Peygamber (S.A.V).bilebilir. Bu yüzden İslam alimleri, müctehid olan zatın Kur’ân’da hüküm ifade eden beş yüz kadar âyetin yani ahkam ayetlerinin inceliklerini, özelliklerini iyi bilmesi gerekir demişlerdir. Bu ayetlerin âmm’mı has’mı , mutlak’mı  mukayyed’mi, nâsih yada mensuh’mu olduğunu Sünnetle ilgili durumlarını bilmesi gerekir. Diğer yandan Kur’ân’ın geri kalan bütün âyetlerini de topluca (icmâlî olarak) bilmesi gerekir. Çünkü Kur’ân bir bütün olup parçaları birbirinden ayrılmaz. Kur’ân’ın hüküm bildiren ayetlerini diğerlerinden ayırdetmek, şüphesiz bütün Kur’ân’ı bilmekle mümkün olabilir.Bu da hafız olma (Kur’anın tümünü ezbere bilme)zorunluluğunu getirir.


Ayrıca her âyet-i kerîmenin ma’nây-ı murâdîsini, ma’nây-ı işârîsini ve ma’nây-ı zımnî ve iltizâmîsini bilmesi ve âyet-i kerîmelerin geldikleri zamânları ve gelme sebeblerini ve ne hakkında geldiklerini, küllî ve cüz’î olduklarını ve kırâet-i seb’a ve aşereden ve kırâet-i şâzzeden nasıl çıkarıldıklarını bilmesi gerekmektedir.

3- Hadisi ve Sünneti çok iyi bilmek.

 
Bu şart üzerinde de alimlerinin hepsi ittifaktadırlar. Bir müctehidin teklifî hükümleri içine alan
bütün hadisleri okuması, onların amaçlarını kavraması, onlarla ilgili özellikleri bilmesi gerekir. Yine onun, sünnetin nasih ve mensuhunu, âmm ve hass’ını, mutlak ve mukayyedini bilmesi gerektiği gibi; hüküm hadislerinin rivayet yollarını, senedlerini, hadis rivayetlerinin kuvvet derecelerini de bilmesi gerekir.

Kütüb-i sittedeki ve diğer hadîs kitâblarındaki, yüzbinlerce hadîsi ezberden bilmesi ve her hadîsinmütevâtir mi, meşhur mu, ahad mi, metruk mu, garip mi vs olduğunu bilip ihata etmesi şarttır. Yine hadisin ne zamân ve ne için îrâd buyurulduğunu ve ma’nâsının ne kadar genişlediğini ve hangi hadîsin diğerinden önce veyâ sonra olduğunu ve bağlı bulunduğu hâdiseleri ve hangi vak’a ve hâdiseler üzerine buyurulduğunu ve kimler tarafından nakl ve rivâyet olunduğunu ve nakleden kimselerin ne hâlde ve ne ahlâkda olduklarını bilmesi, hadîs-i şerîflerin işâretlerini, rumûzlarını ve açık ve kapalı ma’nâlarını kavraması gerekmektedir.


4- Üzerinde icma ve ihtilaf edilen konuları bilmek.

 
Müçtehidin, din alimlerinin ortak kararına aykırı hareket etmemek için hakkında kesin karar verilmiş olan bütün hükümleri bilmesi lâzımdır.

Üzerinde icma (ittifak) meydana gelen konuları bilmenin yanında Sahabe, Tabiî ve onlardan sonra gelen müctehidlerin ihtilâfa düştükleri konuları bilmesi gerekir. Ancak bütün icmâ yerlerini ezberlemek şart değildir. Araştırma konusu yapılan mesele hakkında icmâ veya ihtilaf bulunup bulunmadığını bilmek yeterlidir. Medine ve Irak fıkhının metod ve farklarını bilme yanında; doğru olanla doğru olmayan, naslara yakın olanla uzak olan şeyler arasında karşılaştırma yapabilecek akıl, anlayış ve değerlendirme gücüne sahip olması gerekir.

5- Kıyas bilmek


Müçtehit, kıyasın vecihlerini bilmelidir. Zira, içtihadın ruhu kıyastır. Bu sebeple bir müçtehit, fıkıh metodolojisinin kıyas bölümündeki bütün
rükünleri, çeşitleri, hükümleri, şartları ayrıntılarıyla bilmelidir.

Evet İctihad, bütün şekil ve metodlarıyla kıyası bilmeyi gerektirir. Hattâ imam Şâfiî’ye göre ictihad kıyastan ibarettir. Kıyasın metodunu bilmek; naslardan hüküm çıkarma esaslarını öğrenme ve ictihad yapılacak konuya en yakın olan nassı seçme imkânını sağlar. Kıyası bilmek şu üç şeyi bilmeyi beraberinde getirir:

 
1- Kıyasın dayanacağı asıl hükmü bilmek. Bu dayanağın ayet, hadis veya icma olması, bunlarla ilgili gerekli bilgilere sahip olunması da gereklidir.

 
2- Kıyas kaide ve prensiplerini bilmek. Meselâ belirli ve özel bir durumu ifade ettiği sabit olan bir nas üzerine kıyas yapılamaz. Kendisine dayanılan asıl hükmün illetini tesbit ettikten sonra hükme bağlanacak yeni meselede (fer’î) de aynı illetin gerçekleşip gerçekleşmediğini araştırmak gerekir.

 
3- Önceki müctehidlerin kıyas metodlarını bilmek.

6- Hükümlerin amaçlarını bilmek.

İslâmî hükümlerin amaçları, belli bir nas’dan değil, bütün nasların toplamından anlaşılabilir. Bu hükümlerin asıl amacı insanlar için rahmet olmaktır. İslâm’da güçlük ve sıkıntının kaldırılması, zorluğun değil kolaylığın tercih edilmesi rahmetin gereğidir. Ancak emredilen bazı zorluklar, büyük zararları gidermek maksadına yöneliktir. Nitekim cihadın farz kılınışı böyledir. Hacc suresinin 40. âyetinde şöyle buyurulur: “Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok anılan camiler yıkılıp giderdi. Şüphesiz Allah, kendisine yardım edenlere yardım eder. Gerçekten Allah, güçlü ve yücedir”

Evet maslahata göre fetva vermede, gerçek maslahatlarla (toplum yararı) nefsî ve şehevî arzulardan gelen bir vehimden ibaret olan maslahatları birbirinden ayırdetmek gerekir. Böylece kolaylaştırma adına dinin temel prensiplerinden taviz vermek içtihaddan çok uzak tamamen nefsi memnun etmeğe matuf bir davranıştan öteye geçmez.

7- Doğru bir anlayış ve iyi bir takdir gücüne sahip olmak.


Müctehidin gerçek fikirleri yanlış olanlardan ayırt etme melekesine sahip olması gerekir. Bu da doğru bir anlayış ve keskin bir görüşe sahip olmakla gerçekleşebilir.Kur’an ve sünnete göre tam istikametli bir fikre sahip olma zorunluluğu vardır.

 
8- İyi niyet ve sağlam bir itikad sahibi olmak.

 
İslâm dinî, ancak kalbi iman ve ihlasla aydınlanmış olanların idrak edeceği bir dindir. İtikadı bozuk kimse bid’at ve nefsî arzularının peşine düşer; tarafsız bir gönülle naslara yönelemez. Kötü niyet düşünceyi de kötüleştirir. Bu yüzden büyük müctehidler fıkıhla şöhret yapmadan önce ihlâs ve takvâlarıyla meşhur olmuşlardır. İhlaslı kimse gerçeği nerede bulursa bulsun kabul eder, taassub göstermez. Büyük imamların hepsi; yalnız bizim görüşümüz doğrudur başaklar yanlıştır dememişler aksine Hakkı kimin elinde görseler memnun olmuşlar ve teslim olmuşlardır.

 
Evet onlar, hak ve hakikatin aşığı idiler. Hakikat kimin ağzından çıkarsa çıksın, onu kabulde ve teslimde asla tereddüt göstermezlerdi. Benlikten, gururdan, kibirden son derece nefret ederlerdi. Nitekim İmâm-ı Şafiî, “Hakikatin münazara ettiğim kimselerin elinden çıkmasından memnun olurum.” Diyebuyurmuştur.

9- Müçtehit örf ve adetleri de bilmelidir.

Evet içinde bulunduğu toplumu ve ümmetin yapısını iyi bilecek ve ona göre içtihad edecektir.Hem ümmetin yaşam şartlarını iyi bilmelidir.İmam Şafiî R.A çölde verdiği fetvayı sahraya gelince değiştirmiş ve orada yaşayanların durumuna göre yeni bir içtihadda bulunmuştur.

10- Kuvvet-i imanıyla Hakk ve hakikatı söylemede pervasız olmalı korku onun elini tutamamalıdır.

Evet hakiki müçtehidler, hakkın tecellisine o derece sarsılmaz bir aşk ve muhabbetle bağlı olurlar ki, bu uğurda hiçbir fedakârlıktan çekinmezler hatta gerekirse canlarını ortaya koyarlar. Bir takım zâlim melikler ve müstebit sultanlar vs. meşru olmayan arzu ve zevklerini yerine getirmek, mevki ve makamlarını muhafaza etmek için o müçtehidi kendi siyasetlerine alet etmeye çalışsalar da, asla bu gibilere karşı zerre kadar taviz vermeden bütün eza ve cefaları  göze alarak hak davalarında sebat edip, hakikati söylemekten çekilmezler. Son nefeslerine kadar hak gördükleri mesleklerinden ayrılmazlar.

 
İmam-ı Azam, Ahmed bin Hanbel gibi büyük müçtehitler en zâlim sultanlara karşı hakikati söylemekten çekinmemişlerdir. İmâm-ı Azam kendisine teklif edilen rütbe ve payeleri reddederek hapishaneye girmeyi, hatta mazlum olarak ölmeyi tercih etti. İmâm-ı Ahmed de hapishanede zulüm ve işkencelere maruz kaldığı halde hakikatleri söylemekten çekinmedi.

 
Müçtehitler, hakkı ihya, batılı iptal yolunda hatır ve gönül tanımazlar. Hatta haksız taraf babaları veya çocukları dahi olsa hiç tereddütsüz aleyhlerine hüküm verirlerdi. Yegane maksatları Allah rızasını tahsil etmekti. Allah korkusu kalplerinde o kadar yer tutmuştu ki göz yaşları bazılarının yanaklarında izler bırakmıştı.

11- Fıkıh metodolojisinde zikredilen esaslar, kaideler ve şartlar müçtehitte kabiliyet haline gelmelidir.

Sadece bu şartların gerçekleşmesi de  yeterli değildir. İçtihat için doğuştan bir yetenek, dehâ derecesinde bir zekâ ve kabiliyette şarttır. Abdulkerim Zeydan, Usûl-ü Fıkıh adlı eserinde, bu hususu şöyle açıklıyor:

“Müçtehit latif bir idrake, fıkıh ilmine kavrayışlı bir akla, safi bir zihne, seçkin bir ferasete, güzel bir anlayışa, harika bir zekaya sahip olmalıdır. Bunlara sahip olamayan bir kimse içtihat kaidelerini bilse bile müçtehit olamaz.” Bundan sonra da şöyle bir misal verir: ” Bir insan edebiyat ve şiirde ne kadar bilgisi olursa olsun, doğuştan gelen yeteneği yoksa şair olamaz.”

Yine bu konuda, İmâm-ı Mâlik Hazretleri de şöyle buyurmuştur: “İlim, kesret-i rivayetle değildir; belki o bir nurdurki, Allah-u Teâla onu kalbe koyar da onunla hak ile batıl bir birinden ayırt edilir.”

Evet, içtihat için ilahî bir lütüf de şarttır. Yani çalışarak kazanılan şartlar içtihadın cesedi ise, Allah tarafından verilenler de içtihadın ruhu hükmündedir. Takva ve salih amelde yeterince hassas olmayan bir insan ilimde ne kadar ileri olursa olsun onun içtihadına itibar edilmez.

Bir kimsede yukarıdaki şartlardan birisi veya bir kısmı bulunmazsa, o kimseye terim anlamıyla müçtehit denilmez. Kendi kendine iddia etmekle kimse sultan olamayacağı gibi delilli ispatlı olmayan bu tür iddialarında bir kıymeti yoktur.

Evet, içtihat için pek büyük bir kabiliyet ve pek geniş malûmat yanında pek büyük bir takva, salahat ve yüksek bir ahlâk da gerekir. Hafızalarını bütün Kur’an ile ve yüz binlerce hâdis-i şerifle süslemiş nice büyük zâtlar bile içtihada cesaret edememiş, içtihat iddiasında bulunmamışlardır.

Müçtehitler, meslek ve meşreplerinde ciddiyete, hal ve hareketlerinde de rıfk ve mülayemete son derece dikkat ederlerdi. Onlar, “Mahbub-u kulub (Kalplerin sevgilisi), muallim-i ukul (akılların öğreticisi), mürebbi-in nufus (nefislerin terbiyecisi) olmuşlardı. Mugalatadan, aldatmaktan, şöhretten, riya ve tasannudan şiddetle nefret ederlerdi. Hakikati araştırma ve ona ulaşmada son derece gayretliydiler.


Müçtehitler ilim ve marifette birer umman oldukları gibi güzel ahlakta da örnek şahsiyetlerdi. Mübarek yüzlerinde muhabbetle karışık bir vakar parlardı. Allah-u Teâla Hazretleri ilmi, hikmeti, iffeti, şecaati, sehaveti onlarda toplamıştı.


Onlar, fıtraten temiz, kuvve-i kudsîyeye sahip birer insan-ı kâmildiler. Kalbleri nefsani hastalıklardan uzaktı. Onlar, hakkı izhar ve tebliğde aldatmak ve hileden son derece uzaktılar, zâten kâmil bir akıl; insanı cahilane cesaretlerden men eder.

 
Onlar vüs’at-ı ihataya mâliktiler; gördükleri, işittikleri, okudukları şeyleri zihinlerinde, hafızalarında muhafaza ederlerdi. Bu nimeti Hak Teâla Hazretleri onların fıtratlarına bahsetmişti.

 
Hafızaları çok vüsatli birer malûmat hazinesiydi. Ayaklı kütüphane tabiri gerçekten bu gibi zâtların unvanıdır denilse yeridir. Meselâ; İmâm-ı Mâlik, bir milyon hadis-i şerifi hıfzetmişti.

 
Bununla beraber, nice hadis alimi vardır ki, binlerce, yüz binlerce hadis ezberledikleri halde, o hadislerin ihtiva ettikleri şer’î hükümleri çıkarmaya muktedir olamayanlar mevcut olmuştur. Nitekim, bir gün hadis üstadı İmâm-ı A’meş, fıkıh imamlarından İmâm-ı Ebu Yusuf tan bir meselenin hükmünü sorar. İmâm-ı Yusuf cevap verince, İmâm-ı A’meş; “Bu hükmü nereden istihraç ettin?” diye sorar. Ebu Yusuf da; “Senin bana rivayet ettiğin hadisten.”, der ve hadisi okur. Bunun üzerine İmam-ı A’meş: “Ben bu hadisi, sen daha dünyaya gelmeden ezberlemiş olduğum halde bu güne kadar manasını böyle anlamamıştım.” diyerek İmâm-ı Ebu Yusuf un fıkıh ilmindeki derecesini takdir eder.

İşte buraya kadar anlatılan mezkür bütün meziyetler ancak Eshâb-ı kirâmda ve sonra gelen, ikiyüz sene içinde yetişen, ba’zı büyüklerde bulunabildi. Dahâ sonraları, fikrler, re’yler dağılıp, bid’atler çıkıp yayıldı. Böyle üstün kimseler azala azala, dörtyüz sene sonra, bu şartları hâiz kimse, ya’nî mutlak müctehid olarak meşhûr olan görülmedi. Hicretden dörtyüz sene sonra, müctehide ihtiyâc da kalmadı. Çünki, Allahü teâlâ ve Onun Resûlü Efendimiz A.S.M kıyâmete kadar hayât şeklilerinde ve fen vâsıtalarında yapılacak değişikliklerin, yeniliklerin hepsine şâmil olan ahkâmın hepsini bildirdiler. Müctehidler de, bunların hepsini anlayıp, açıkladılar. Sonra gelen âlimler, bu ahkâmın, yeni hâdiselere nasıl tatbîk edileceklerini, tefsîr ve fıkh kitâblarında bildirirler. Müceddid denen bu âlimler kıyâmete kadar mevcûddur.

MÜÇTEHİTLERİN TABAKALARI

Fıkıh metodolojisi alimleri, müçtehitleri ikiye guruba ayırtmışlardır.:

1-Müçtehid-i mutlak: Bütün şer’i meselelerde içtihat ehliyetine sahip olan zâtlardır.

2-Müçtehid-i mukayyed: Bazı meselelerde içtihada muktedir olup, bazı konularda ise içtihada ehil olmayan fakîhlerdir. Bunlar içtihat edemedikleri konularda diğer mutlak müçtehitleri taklit etmek durumundadırlar.

Müçtehit kendi akıl, hayal ve hissiyatından mesele istihraç edemez. Ancak bütün kabiliyetini kullanarak, şer’i deliller içinde saklı olan ve dinin itikatla ilgili olmayan fer’i meselelerini istihraç etmeye çalışır; aksi halde mesuliyet altında kalır.

Müçtehitlerin tabakaları birbirinden farklı olup, mertebelerinin yüksekliği ve aldıkları feyizler de ona göre farklılık arzeder.

FAKİHLER YEDİ TABAKAYA AYRILIRLAR:

l- Müçtehid-i fi’ş-şer’îa: Buna müçtehid-i mutlak denir. Esas ve teferruata ait meselelerde bir başka müçtehidi taklide mecbur olmayan.Kendi maşına müstakil İçtihad edebilen müçtehidler.İmâm-ı Ebu Hanife, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şafiî, İmâm-ı Hanbeli gibi zevatı muhteremler.

2- Müçtehid-i fi’l-Mezhep: İçtihatta tâbi olduğu mezhep imamlarının takdir ettiği yöntem ve kurallar üzerine hareket eden müçtehitlerdir; İmâm-ı Ebu Yusuf, İmâm-ı Muhammed gibi.

3- Müçtehid-i fi’1-mesele: Bir mezhebe tabi olup tabi oldukları  mezhebde hükmü mevcut olmayan bir mesele için içtihad edebilen fakihlere denir. Meselâ: Ebu Hasan el-Kerhi, Şemsü’l-eimme el-Hülvânî, İmâm Serahsi gibi birçok zatlar… Bu zâtlar ne esas, ne de teferruat meselelerde mezhep imamlarına asla muhalefet etmemişler sadece meydana gelen yeni hâdiselerde onların ortaya koyduğu koyduğu usûl ve kaideler üzere içtihat yapmışlardır.

4- Ashab-ı Tahriç: Bu zâtlar, içtihat iktidarına sahip olmayıp ancak bir mezheb imamını taklid eden fakihlerdir ki; bunlar kendi mezhep imamlarından nakil olan  fakat tam belirgin olamayan meselelerde mevcut bir kaç cihetteki ihtimâli tefsir ve açıklayabilen fakihlerdir. Meselâ: Cessâs, Ebu Bekir er Razi gibi meşhur zâtlar.

5- Ashab-ı Tercih: Bulunduğu halkın örf ve  adetlerini ve zamanın ihtiyacını dikkate almak suretiyle mezhebindeki muhtelif rivayetlerden en münasip olanını tercih edebilme ilmi gücüne sahip olan ulema-i kiramdır. Meselâ: Meşhur “Kuduri” sahibi Ebu’l Hasan, Hidaye Sahibi Şeyh-ül İslâm Merğinâni gibi.

6- Ashab-ı Temyiz: Bunlar ise tercihe yapabilme ilmi gücüne sahip olmayıp, ancak kendi mezheplerinde mevcud olan  kuvvetli ile zayıf hükümlerin  arasını temyize yani ayırmaya muktedir olan ulema sınıfıdır. Meselâ. Kenz’in müellifi Nesefı, Muhtar’ın sahibi Ebu Fazl Müceddidi el-Mevsili, Vikaye’nin sahibi Tâcü’ş-Şerîa Mahmud Buharî, gibi…

7- Ashab-ı Taklid: Müçtehit derecesinde olmayan fıkıh alimleridir. İbn-i Abidin gibi…

Hanefî mezhebinin temel kitaplarından olan sekiz ciltlik fıkıh kitabının sahibi olan böyle büyük bir âlimin, müçtehitlerin yedinci tabakasından sayılması, günümüzde içtihat davasında bulunanların üzerinde insafla düşünmeleri gereken bir husustur.

ص

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ